| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
"olmaya devlet cihân da bir nefes sıhhat gibi"
 
Oct
04
    

 

SELE KAPILAN OTEL SAHİBİ VE 3 ÇOCUĞU ÖLDÜ

ResimEDREMİT -

Balıkesir'in Edremit ilçesine bağlı Mehmetalan Köyü'nde etkili olan yağışın ardından meydana gelen sele kapılan Kemer Country'nin sahibi Esat Edin ve 3 çocuğu hayatını kaybetti.


Alınan bilgiye göre, Edremit'te gece etkili olan yağmur, Mehmetalan Köyü'nde sele neden oldu.

 

Tatil için köye geldiği öğrenilen Kemer Country'nin sahibi Esat Edin, çocukları Aliye, Serra ve Cem ile çadır kurdukları dere kenarında sel sularına kapıldı.


Çevredeki vatandaşların durumu jandarma ekiplerine bildirmelerinin ardından bölgede yapılan arama çalışmalarında Esat Edin ile çocuklarının cesetleri bulundu.


Edin ve üç çocuğunun İstanbul'da toprağa verileceği bildirildi.

 



 
Oct
04
    

 

TÜRKİYE UAEK YÖNETİM KURULU'NDA

ResimVİYANA

Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK) Genel Kurul toplantısının önceki günkü oturumunda, Türkiye'nin yönetim kurulu üyeliği resmen ilan edildi.  


UAEK Yönetim Kurulu'nun boşalan 11 üyeliği için yapılan seçimde, Türkiye'nin yanısıra Batı grubundan İspanya, Güneydoğu Asya grubundan Malezya, Asya-Pasifik grubundan Yeni Zelanda, Afrika grubundan Mısır ve Burkina Faso, Latin Amerika grubundan Arjantin, Küba ve Uruguay, Doğu Avrupa grubundan da Romanya seçildiler. 
İran'ın dahil olduğu Asya-Orta Doğu grubundan ise İran'ın ardından Suriye adaylıktan çekilince, Afganistan'ın üyeliği onaylandı. 

 


İran ve Suriye'nin yönetim kurulu üyeliğine adaylığı, başta ABD olmak üzere kimi Batılı ülkelerce tepkiyle karşılanmıştı. 


Yönetim kurulunun yeni üyelerinin resmen ilan edilmesinin ardından basına açıklama yapan Türkiye heyeti başkanı büyükelçi Ahmet Ertay,

Türkiye'nin, 2 yıl süreyle UAEK Yönetim Kurulu üyeliğine seçildiğini belirterek,

''UAEK Yönetim Kurulu'nun alacağı kararlarda etkili olma fırsatı

yakaladığımız için üyeliğimizin önemli olduğunu''

söyledi. 


Türkiye'nin, gelecek yıllarda nükleer enerjiye sahip olmak için adım attığını hatırlatan Ertay, ''Türkiye'nin, nükleer enerji programını tamamlama sürecinde de UAEK Yönetim Kurulu'nun alacağı kararlarda etkili olma şansına kavuştuğunu'' kaydetti. 
UAEK yönetimine seçilen ve aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 11 yeni üye, 6 Ekim'de kurumun Viyana'daki merkezinde yapılması planlanan yönetim kurulu olağan toplantısında asil üye olarak yerlerini alacaklar. 

BM'DE GEÇİCİ ÜYE SEÇİMLERİ 17 EKİM'DE

BM Güvenlik Konseyi 2009-2010 geçici üye seçimlerinin 17 Ekim Cuma günü yapılacağı bildirildi.


BM kaynaklarından alınan bilgiye göre seçimler, 192 üyeli BM Genel Kurulu'nda 17 Ekim Cuma günü büyük bir olasılıkla yerel saatle 10.00'da (TSİ 17.00) yapılacak.


Seçimlerin uzaması durumunda oylamanın, yerel saatle öğle oturumunda sürmesi bekleniyor.


Türkiye'nin, Batı Avrupa grubundan İzlanda ve Avusturya'ya karşı yarışacağı seçimlerde Güvenlik Konseyi'ne seçilebilmek için 128 oy ya da genel

kuruldaki oylamaya katılan ülkelerin 3'te 2'sinin  oyunun alınması gerekiyor.


Güvenlik Konseyi'ne, Batı Avrupa grubundan 2 geçici üye seçilecek.

 



 
Oct
04
    

 

ZİRVEDEN ORTAK KURTARMA FONU ÇIKMADI

ResimPARİS -

Avrupa Birliği'nin, aynı zamanda G-8 üyesi de olan, dört ülkesinin lideri, zor durumdaki mali kurumları destekleme sözü verdi, ancak ortak bir kurtarma fonu oluşturulmasını kararlaştırmadı.

 

 

 

 


Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin ev sahipliğinde Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda düzenlenen zirvede, finans kapitalizm kurallarını yeniden

gözden geçirmek üzere "en yakın zamanda" uluslararası bir zirve yapılması çağrısında bulunuldu.


Sarkozy, AB bütçe kurallarının mali krizle baş edebilecek şekilde uyarlanacağını belirtti.


AB bütçe kuralları, ortak para birimi Avroyu kullanan ülkelerin, bütçe açıklarının gayri safi milli hasılalarının yüzde 3'ünü ve kamu borcunun da yüzde 60'ını aşmamasını öngörüyor.


Liderler, ülkelerin mali krize kendi yöntemleri çerçevesinde müdahale etmesini, ancak her ülkeyle koordinasyon içinde hareket etmesini kararlaştırdı.
Sarkozy zirvenin ardından yaptığı açıklamada, Avrupa Komisyonu'nun tek pazar ilkelerinde olduğu gibi şirketlere devlet yardımı konusundaki kuralların uygulanmasında esneklik göstermesi gerektiğini belirtti.


Küresel mali krizin AB'ye yaptığı etki ve alınacak önlemlerin tartışıldığı zirvede, liderler istikrar ve büyüme paktının uygulanmasının, içinde bulunulan olağanüstü durumları yansıtması gerektiğini de ifade etti.

 



 
Oct
04
    

 

Resim

Terörle Mücadele Yüksek Kurulu:
"TERÖRLE MÜCADELE HER KOŞULDA SÜRECEK"

ResimANKARA -

Terörle Mücadele Yüksek Kurulu toplantısının ardından yapılan açıklamada, düzenlenen operasyonlar sonucu ağır zayiat veren bölücü terör örgütünün menfur saldırılarının milletin birlik ve bütünlüğünü bozmaya yetmeyeceği belirtilerek,

''Terörle mücadelemiz bütün mülahazaların üstünde devletimizin tüm kurumlarının etkin işbirliği ile her koşulda sürdürülecek ve alınan bütün tedbirlerin uygulanmasına kararlılıkla devam edilecektir''

 

denildi. 

 


Başbakanlık Basın Merkezi'nden, Terörle Mücadele Yüksek Kurulu toplantısına ilişkin yapılan yazılı açıklamada, Başbakan Erdoğan'ın başkanlığında diğer üst düzey yetkililerin katılımıyla terörle mücadele değerlendirme toplantısı yapıldığı anımsatılarak şu

ifadelere yer verildi: 


''Toplantıda Hakkari ili Şemdinli ilçesindeki Aktütün Jandarma Sınır Bölüğü'nün emniyetini sağlayan unsurlarına karşı yöneltilen ilk tespitlere göre 23 teröristin etkisiz hale getirildiği, 15 askerimizin şehit edildiği menfur saldırı başta olmak üzere son dönemde meydana gelen terör olaylarına ilişkin değerlendirmeler yapılmış, terörle mücadele çerçevesinde sürdürülen faaliyetler ile alınması gereken önlemler ve yöntemler görüşülmüştür.


Düzenlenen operasyonlar sonucu ağır zayiat veren bölücü terör örgütünün menfur saldırıları yüce milletimizin birlik ve bütünlüğünü bozmaya yetmeyecektir.

 

Terörle mücadelemiz bütün mülahazaların üstünde devletimizin tüm kurumlarının etkin işbirliği ile her koşulda sürdürülecek ve alınan bütün tedbirlerin uygulanmasına kararlılıkla devam edilecektir. 


İlave açıklamalar gerektiğinde yapılacaktır. Kamuoyuna saygıyla duyurulur.''

 



 
Oct
04
    
aruz | 04 Ekim 2008 20:00 | etiket:  
Irak haritası
Irak haritası

Kurucu üyeliğini Necmettin Özçelik’in yaptığı Harp Tarihi Araştırma Grubu, Kut-ül Amare zaferinin 90. yılında bir anma toplantısı düzenledi.

Toplantıda, Türk ordusunun Çanakkale’den sonra 1. Dünya Harbindeki en büyük başarısı olan Kut ül Amare Zaferi, Harp Tarihi Araştırma Grubu üyeleri tarafından tarihçesi ve belgeleriyle katılımcılara sunuldu.

29 Nisan 2006 Cumartesi günü saat 14.30’da Rahmi M. Koç Müzesi Konferans Salonu’nda yapılan toplantıda araştırmacı Mehmet Reşit Erol Irak cephesinde bando ve marşlar konulu sunumunu, araştırmacı Bali Yazıcı Kut muharebelerinin tarihi, sunumunu yaptı.

Araştırmacı Necmettin Özçelik, iki süvari generalinin hatırasından yola çıkarak Kut muharebeleriyle ilgili bilgi verdi. Son olarak araştırmacı Tunca Örses de Kut muharebelerinin hatıratı üzerine konuştu.

KUT-ÜL AMARE ZAFERİ


1914 sonlarında Irak’a asker çıkaran İngiliz ve Hint askerleri, General John Nixon ve General Charles Townshend komutasında 1915 sonbaharında Bağdat’a doğru yürüyüşe geçti. Albay Nureddin Bey ( Nureddin Paşa) 27 Eylül 1915’te İngilizleri Kut önünde karşıladı. İlk önce Bağdat’ın 30 km güneyine kadar çekilen Türk ordusu, İngilizleri püskürttü ve General Townshend etrafı Dicle nehri ile çevrili Kut yarımadasında kuşatıldı. Nureddin Bey’in yerine Irak komutanlığına getirilen 52. Tümen Komutanı Halil Paşa kumandasındaki kuşatmayı yarmak için Basra’daki İngiliz genel karargahının yaptığı üç taarruz da büyük kayıplar ve fiyaskoyla sonuçlandı.

Kut-ül Amare'de İngiliz birliklerinin komutanı General Townshend de esir alınmıştı.


İngiltere, General Aylmer komutasındaki birliklerin başarısız olan birinci taarruzun ardından Irak cephe komutanı J. Nixon’ı azledip Percival Lake’i bu göreve getirdi; ancak yeni komutan da kuşatmadaki birliklerini kurtaramadı. Çaresiz kalan İngilizler, savaşa birlikte girdikleri Rusya’dan yardım istedi. O dönemde İran’ın Kirmenşah bölgesini işgal etmiş olan Rus kuvvetlerinin komutanı Baratov’un Kut üzerine yaptığı saldırı da sonuçsuz kaldı.

Kurtuluş ümidi kalmayan, erzak ve cephane sıkıntısı çeken General Townshend, Halil Paşa’ya 26 Nisan’da mektup yazarak Kut’u teslim etmeye hazır olduklarını bildirdi. Halil Paşa ise birlik, silah ve cephaneleri teslim etmesi şartıyla istediği yere gidebileceği cevabını verdi. Townshend ise tüm silah ve cephanesini yok ettirerek 29 Nisan 1916’da teslim oldu.

40 BİN KAYIP VERDİLER
Yaklaşık 5 ay süren kuşatmanın ardından, 13 general, 481 subay ve 7 bini Hintli 13 bin 300 İngiliz askeri Türk birliklerine teslim oldu. Tarihe Kut ül Amare zaferi olarak geçen savaşlar sırasında İngilizler 40 bin kayıp ve esir verirken Türk birlikleri ise 25 bin askerini kaybetti.

Kut ül Amare savaşı sırasında Türk birlikleri sınırlı sayıda uçakla önemli görevler yaptı. Keşif görevleri yapan Türk uçakları bir taraftan da düşman hedeflerini bombardıman etti. 26 Nisan 1916’da Kut ül Amare’deki İngiliz kuvvetlerine erzak yardımına çalışan bir İngiliz uçağı da Türk avcı uçağı tarafından düşürüldü.

Ancak kazanılan bu tarihi zafere rağmen savaşın genelinde mağlup olan Türk ordusu, takviye edilen İngilizlerin bölgeyi Şubat 1917’de işgal etmesine engel olamadı. Irak’ın güneyine 1914 sonlarında çıkarma yapan İngilizler, ancak Mart 1917’de Bağdat’a ulaşarak kenti işgal etti.
Unutulan Zafer: Kut-ül Amare 1916
Birinci Dünya Savaşı’nda Türk ordusunun Çanakkale’den sonra kazandığı en büyük başarı olan Kut-ül Amare zaferiyle ilgili anma toplantısı ve seminer, Rahmi Koç Müzesi’nde yapıldı.

İSTANBUL - Harp Tarihi Araştırma Grubu tarafından düzenlenen toplantıda, 1916’da Irak cephesindeki Kut-ül Amare Zaferi ile ilgili çok sayıda belge, fotoğraf ve harita katılımcılara tanıtıldı. Savaşla ilgili 4 ayrı sunumda ‘Unutulan Zafer Kut’ konusunda bilgi verildi.

Kut (Arapça: كوت‎  Kut El Amara, Kut'ül Amara, El Kut), Irak'ın doğu kesiminde Bağdat'ın güneydoğusunda, 32.50°N, 45.82°E koordinatlarında, Dicle nehri kıyısında Vasıt ilinin merkezi durumunda 400,000 nufuslu bir kenttir. 1960'a kadar tüm il bu isimle anılırken bu tarihten sonra Vasıt adını almıştır.

Bir su dağıtım kanalı olan Şatt'ül Geraf'ın Dicle'den ayrıldığı noktada yer alması, kent yakınlarında ki Kut barajının Dicleden sulama kanallarına su sağlaması ve tarım ürünlerinin pazarlandığı bir ticaret merkezi olması şehire önem kazandırmıştır.

 

 



 
Ock
26
    
aruz | 26 Ocak 2008 23:32 | etiket: , ,  

Marx, Engels, Lenin ve kriz dersleri

“Tüm krizlerin büyük önemi, gizli olanı açığa çıkarmaları, sınırlıyı, ayrıntıyı bir kenara itmeleri, politik moloz yığınını ortadan kaldırmaları, gerçekten yürüyen sınıf mücadelesinin gerçek saiklerini ortaya koymalarıdır.” (Lenin, Krizin Dersleri, 1917)

“Bir devrimci durumun belirtileri nelerdir… 1) Egemen sınıflar için egemenliklerini biçim değiştirmeden sürdürmek imkansız olduğunda; ‘üst katmanlar’ın şu ya da bu bunalımı, egemen sınıfın siyasetinin bir bunalımı, ezilen sınıfların hoşnutsuzluk ve kırgınlıklarının ortaya dökülmesini sağlayacak bir gedik açtığında. Bir devrim olması için, kural olarak, ‘alt katmanlar’ın eski biçimde ‘yaşamak istememeleri’ yetmez, ‘üst katmanlar’ın eski biçimde ‘yaşayamamaları’ gerekir. 2) Ezilen sınıfların sıkıntıları ve sefaleti alışılmış ölçütten daha da şiddetlendiğinde. 3) Yukarıdaki nedenlerin sonucu olarak, ‘barışçıl’ dönemlerde soyulmalarına hiç seslerini çıkarmadan katlanan, ama fırtınalı zamanlarda hem tüm bunalım durumu ve hem de bizzat ‘üst katmanlar’ tarafından bağımsız tarihsel eyleme itilen kitlelerin eylemleri çok fazla arttığında.” (Lenin, 2. Enternasyonalin Çöküşü)

Lenin yukarıdaki sözlerinden ilkini kokuşmuş Çarlık Otokrasisinin yıkıldığı Şubat Devrimi‘nden sonra, siyasal iktidarın proletarya tarafından alındığı Büyük Ekim Devrimi‘nden ise hemen önce yazdı. İkinci alıntı , Lenin’in devrim sürecinden çıkardığı dersler arasında en iyi bilinenlerden biri, ünlü devrimci kriz tanımıdır.

Türkiye’de uzun süredir adeta kronikleşmiş, en fazla AKP Hükümetinin ilk yıllarında kısa bir “çay ve tuvalet molası” vermiş bir rejim krizi ve toplumsal kriz, “toplumsallaşmış bir rejim krizi” yaşanıyor. Türkiye’deki mevcut durum ve güçler ilişkisi bir devrimci kriz olmaktan uzak kuşkusuz. En başta da, stratejik olarak yeniden oluşum sürecindeki işçi sınıfının güç potansiyelini açığa çıkarmaktan uzak. İşçi sınıfının bağımsız tarihsel ve siyasal eyleminde büyük çaplı bir kabarıştan uzak. “Politik moloz yığını” ise büyüyen kokuşmuşluk ve sarsıntılarına karşın, henüz yerli yerinde duruyor!

“Eski üstyapıyı tepeden tırnağa çatırdatacak ve kitlelerin kendileri için yeni bir üstyapı yaratacak açık siyasal eylemi”nin kendiliğinden gerçekleşmeyeceğini biliyoruz. Bugünün Türkiyesinde, Hrant Dink cinayetine tepki olarak faşist rejim karşıtı kitle dinamikleri de bir ölçüde kendini göstermekle birlikte, toplumsal-siyasal saflaşma gerici bir eksende gelişmektedir. Buna karşın Lenin’in tespitleri, Türkiye’nin içinden geçtiği çok yönlü ve karmaşık kriz sürecini, kimi yanlarıyla anlamaya yardımcı olacaktır.

Türkiye’de kriz dersleri
1) Kriz, ilk elde, ücra beldelere kadar nüfuz eden toplumsal gericilik birikimini açığa çıkarmaktadır. Toplumsal gericilik birikimini reaksiyonerleştirmekte ve yer yer “açık siyasal eyleme” itilmesine de önayak olmaktadır.

2) Kriz, tarihsel-toplumsal açıdan sınırlıyı, ayrıntıyı bir kenara itmekten, politik kokuşmayı süpürmekten henüz uzaktır. Halen işbirlikçi burjuva güç odaklarının alabildiğine güdükleştirilmiş “siyasal ilkeler” üzerine tartışma ve çatışma çerçevesini yeterince güçlü biçimde patlatmaktan uzak görünmektedir. Buna karşın yine de, çürümüş rejimin burçlarında azımsanmayacak gedikler açmaktadır.

3) Kriz, egemen sınıfın kemikleşmiş rejim biçiminin ve siyaset tarzının krizidir. İşbirlikçi burjuvazinin ağırlıklı kesimi, eski rejimin kemikleşmiş yapısı ve siyasi çerçevesi ile “idare edemez”, “yetinemez” hale gelmiştir. Rejim ve bir bütün olarak üstyapının verilmiş, geri alınmış, yasayla konulmuş ama uygulanmamış, yenilenmiş, değiştirilip yeniden düzenlenmiş, farklı koşullara bağlanmış ‘hak’ ve yükümlülüklerin içinden çıkılmaz hale gelmiş karmaşası da bu krizin bir göstergesidir.

4) Kriz, bir ve aynı zamanda, “alt” ve “orta” sınıfların “eskisi gibi yaşamak istememe” belirtilerinin artmasıyla, bir toplumsal kriz olarak yaşanmaktadır. Toplumsal kriz, işsizlik, sefalet birikimi, çeteleşme, çürüme, emekgücünün yeniden üretilme olanaklarının daralması, ulusal ve dinsel sorunlar, eğitim, kadın ve aile, kimlik ve aidiyete kadar geniş bir yelpazede yaşanmaktadır. Bir dizi temel siyasal sorunda, giderek de hemen her önemli sorunda yaşanan toplumsal gerginlik ve kutuplaşmalar krizin esaslı bir göstergesidir. Toplum henüz maddi ve manevi olarak kendini yeniden üretemez noktasına gelmemiş gibi görümektedir. Ancak işbirlikçi burjuvazi içindeki güç ve iktidar çatışmalarının sertleşme eğilimi göstermesi, tüm sınıfların genişleyen tortusu olarak lümpen proletaryanın her vesileyle “yüze vurmaya” başlaması, emekçi sınıfların çare arayışıyla liberalizmden dinciliğe ve milliyetçiliğe önüne atılan her yılana birbiri ardından sarılıp şişirmesi, geleneksel ve modern orta sınıfların konum kaybıyla çalkantıları… krizin toplumsal sınıflar nezdindeki gelişimini göstermektedir.

5) Kriz, “genel kriz” belirtileri de göstermektedir. Emperyalist haydutlar arası hegemonya krizi, Türkiye’nin bulunduğu bölgede yoğunlaşan jeopolitik kriz, Türkiye’deki toplumsal kriz, siyasal rejim krizi, ideo-kültürel kriz tümü iç içe geçmiş durumdadır. Türkiye’de ve dünyada yeni bir ekonomik durgunluk ya da kriz devresinin yaklaşmakta olabileceğinin sinyalleri de vardır. Bu durumda “üç vakte kadar” hangisinin hangisini tetikleyebileceğini de kestirmek zordur. 2001 yılında bir MGK toplantısındaki “Anayasa kitapçığı fırlatma” sahnesinin, olgunlaşmış ekonomik krizi nasıl tetiklediği unutulmamalıdır. Belli bir vadede ve potansiyel olarak, Lenin’in işaret ettiği gibi basit bir parlamento olayı, Türkiye’de son dönemde sıklaşan örneklerini gördüğümüz burjuva resmi siyaset sahnesindeki bir çatlak, Kuzey veya Güney Kürdistan’daki bir gelişme veya 17 aylık bebeğe tecavüz gibi bir olay, kendisinden beklenmeyecek şiddette fay hatlarını harekete geçirebilir. Adi hırsızlık olaylarının bile yer yer linç histerilerine konu olmaya başladığına dikkat etmek gerekir.

6) Kriz, hem tüm bu kriz durumu hem de çekişen işbirlikçi burjuva güç odaklarının birbirine karşı hamle ve manipülasyonları ile, kitleleri siyasallaşmaya ve açık siyasal eylemlere itmektedir. Bayrak provokasyonu, Şemdinli provokasyonu, Trabzon provokasyonu, Danıştay provokasyonu, Ecevit‘in ölümü, Hrant Dink cinayeti gibi olayların ardından gerçekleşen büyük çaplı siyasal kitle eylemleri son birkaç yıla sığan önemli örneklerdir. Diğerleri gerici siyasal kitle eylemi karakteri taşırken, Şemdinli ve Hrant Dink için kitle eylemleri daha farklı bir karakterde gerçekleşmiş, antifaşist demokratik açık kitle eylemlerinin de potansiyelini ortaya koymuştur. Dalaşan işbirlikçi burjuva güçler, bu tür provokatif ve/veya manipülatif biçimlerde ikide bir yaraların, korkuların ve tepkilerin kabuğunu kaldırmaktadır. Bir yandan da toplumsal-siyasal krizin biriktirdiği barut koşullarında, her birinin “kontrolden çıkma” dinamikleri ve (burjuva jargonuyla) “tehlikeli tırmanış”tan ürkerek kanırttığı “yaraları üfleyerek” soğutabileceğini sanmaktadır. Bu koşullarda hemen her şey, milliyetçilik tonlarından (kara gömlekli ve beyaz), 301′e, Kerkük‘ten Kıbrıs‘a, türbandan Kurtlar Vadisi’ne birçok şey, (tabii aşırı güdük sınırlar içinde tutulup manipüle edilerek) kitleleri de içine çekmeye başlayan “rejim tartışması”na dönüşebilmektedir.

Marksizm-Leninizm’in krize yaklaşımında özsel yan
Lenin’in kriz derslerinde çok daha ayırdedici ve özsel olan ise şudur:

“Olayların tarihsel … seyrinin siyasi, yani sınıfsal anlamını derinlemesine incelemeliyiz.” (Üç Kriz)

“Bu krizde gün yüzüne çıkmış olan güçleri, sınıfları (ve sınıf kesimlerini-bn) dikkatle incelemek gerekir.” (Krizin Dersleri)

“Gelişmenin belli bir evresinde eski üstyapının işe yaramazlığı herkes için açık-seçik hale gelir. (..) Şimdi görev, yeni üstyapıyı hangi sınıfın kuracağı ve nasıl kuracağını belirlemektir.” (Sosyal Demokrasinin İki Taktiği)

Lenin, Rusya’daki 1905 ve 1917 devrimlerinin öncesindeki şiddetli kriz durumlarının, çok daha gelişkin öznel faktör ve nesnel dinamikler içinden konuşmaktadır. Günümüz Türkiyesi ile karşılaştırıldığında, kapitalizmin meta egemenlik ilişkilerinin sağladığı derinlemesine hakimiyet, toplumsal gericilik birikimin boyutları, işçi sınıfının dağınıklığı, öznel faktörün zayıflığı gibi bir dizi nedenle açı bir çırpıda ve kısa erimde kapatılamayacak kadar büyüktür. Ancak toplumsal-siyasal kriz dinamiklerinin ilerleme açısından değerlendirilmesini de özellikle gözeten stratejik yönden aynı ilke geçerlidir:

Marksizm-Leninizm açısından esas olan, sınıf güçleri arasındaki mücadelenin somut tahlili ve bu temelde kitlelerin bağımsız siyasal eyleminin geliştirilmesidir. Türkiye’de eski rejim ve üstyapı kabuğunun sarsıcı bir değişim sürecinden geçtiği ve daha da şiddetlenebilecek sarsıntılara konu olabileceği açıktır. Uzun erimde soru şudur: İç içe geçmiş uluslararası ve iç dinamiklerin kaçınılmaz kıldığı bir değişimi, hangi sınıf hangi sınıfa karşı nasıl gerçekleştirecektir? Bu, bağımlı kapitalizmin şu veya bu biçimde karşıdevrimci bir “kabuk değiştirme“sinden mi ibaret kalacaktır, yoksa daha köklü ve öze ilişkin bir değişim mi olacaktır? İşbirlikçi burjuvazi, “sadaka, önemsiz şeylerde müsamahakarlık, önemli şeylerde müsamahasızlık yöntemiyle” üstyapısını yeni bir kalıba mı dökecektir? Yoksa en başta önderliği olmak üzere, işçi sınıfı ve emekçiler, ezilen halklar, kapitalizmin esneme marjını büsbütün düşüren, düzende daha büyük çatırtılara yol açacak bir basınç oluşturmaktan başlayarak, “kendileri için” olmanın yolunu mu açacaklardır? Kısacası, Stalin‘in yalın ifadesiyle, “kim kimi?”

Burjuvazinin uzunca bir zamandır sınıf ve sınıf mücadelesi kavramlarını dağarcığından çıkarması anlaşılır bir şey. Komünizm, sosyalizm, emek, özgürlük kavramlarının bolca kullanıldığı devrimci ve sol harekette ise hiç değil. Şizofreniye varan bir parçalanmışlık ve parçasallık ile, antiemperyalizm ve/veya antifaşizmin ön plana çıktığı konjonktürlerde işçi sınıfı “unutuluyor“! Şu veya bu biçimde işçi sınıfına yönelinmeye çalışıldığı “rutin” dönemlerde, bu sefer “unutulan” devrimci militan siyaset oluyor! F tipi, Nato, Irak‘ın işgali, Şemdinli süreçlerinde, komünistlerin ve bir iki devrimci örgütün çok sınırlı kalan girişimleri bir yana bırakılacak olursa, kimse dönüp işçi sınıfının yüzüne bakmamıştı adeta! Bu da bir yana, antiemperyalizmin hatırlandığı yerde antifaşizm, antifaşizmin hatırlandığı yerde antiemperyalizm unutuluyor! Lafta çok kullanılan sosyalizm ise kitle çalışmasına gelince hepten arazi! Eh, öyle siyasallaştırma çabasından ayrı duran ve tutulan emekçi kitleler, şimdi böyle siyasallaşıyor!

Marksizm-Leninizm açısından sınıf ve siyaset ayrılmaz bir bütündür. İşçi sınıfına, onu salt sendikal mücadeleye daraltan “siyasete ve militanlığa gelemeyen boş kafalı yığın” muamelesi yapmak; siyaseti yalnızca aydınların ve militanlığı öğrenci gençliğin ayrıcalığı olarak görmek, ML’ye karşı işlenmiş en büyük cinayettir. Tarihsel sürecin “siyasal, yani sınıfsal anlamını dikkatle incelemeliyiz” şu demektir: Devrimci siyasallaşma mücadelesi verilmeyen sınıf kadar işçi sınıfı temeline dayanmayan devrimci siyaset de hiç bir şeydir, demeye de dilimiz varmıyor ama, pek güçsüz ve yozlaşmaya açık bir şeydir.

Devrimci proletaryanın dönemsel taktik ve kampanya politikaları, geniş bir siyasal perspektiften ve devrimci sosyalist doğrultuyu içerimine alarak oluşturulmuştur. Çürümeye ve yozlaşmaya karşı da emeğin korunması boyutuyla olsun, işçi sınıfı içinde de zemin bulan burjuva-gerici akım ve ideolojilere karşı savaşım boyutuyla olsun, sınıfın her düzeyde bölünüp parçalanmasına karşı birleşik mücadelesinin geliştirilmesi, siyasallaştırılması ve militanlaştırılması boyutlarıyla olsun, “olayların tarihsel seyrine” yanıt vermektedir. Ancak her politika ve taktik gibi, temel ekseninden kesinlikle kopmadan, her süreçte ön plana çıkan yönsemelerde, dönemeçlerde tehlikelere karşı net duruşunu geliştirecek, fırsatları daha etkin değerlendirecek tarzda dinamize edilmesi, daha önemlisi etkin sınıf gücü oluşumuyla ilerletilmesi gerekir.

Sınıf ve siyaset
İşçi sınıfı ve emekçiler, “kafasız” değildir. Yalnızca dar anlamıyla çalışma ve yaşam koşullarından değil, toplumsal-siyasal-ideokültürel-uluslararası gelişmelerden özdeneyimleriyle bir şeyler öğrenmektedir. Siyasal gelişmelerin kendilerine ne getirip götüreceğini anlamaya, büyük bulmacanın boşluklarını doldurmaya, tutum almaya çalışmaktadır. Lümpen kesimlerle de, ara sınıf kesimleriyle sınırlı kalmadan, güç arayışı belirgindir. Önümüzdeki dönemlerde daha da şiddetlenecektir. Toplumsal-siyasal (günümüzde aynı zamanda uluslararası) güç mücadelelerini kızıştıran krizin yasasını iyi sezerler: Ya güç olursun ya başka bir güce kapağı atarsın ya da güç olanlar tarafından paspas yapılırsın!

Kriz, uyuklayan kitleleri sarsıp tarih sahnesine çıkarır. Tarih sahnesine çıkmaya başlayan kitleler de toplumun ve siyasetin rutin dönemlerindeki dar çerçevesini sarsarlar. Burjuvazi bile bir şeyleri yapısal olarak yeniden düzenlemeye çalışırken ve kendi içindeki it dalaşlarında kitlelerin büyük gücüne başvurmaya mecburdur. Tarihin itici gücü kitlelerdir çünkü. Bugün de kitleler, daha ziyade şu veya bu burjuva güç odağının peşinde sürüklenme biçiminde de olsa, tarihin yapılmasında yer almaktadır. Kitlelerin bu tür sürükleniş ve eğilimlerinde, burjuva liberalizmin “demokrasi ve refah fırsatı“, burjuva milliyetçiliğin “antiemperyalizm, anti işbirlikçi tekelci burjuvazi” kılıklı, şekere bulanmış “sol” versiyonları, demagoji ve manipülasyonları da büyük bir etkide bulunmaktadır.

Şunu gösterir: Kitleler şu veya bu düzeyde kendi çıkarlarıyla bağını kurdukları ya da öyleymiş gibi gösterilen politikalara ilgisiz değildirler. İlgisiz kalamazlar, hele ki gelecek yıkım ve felaket korkusu, tepki ve nefret artıyorsa. Burjuvazinin kitlelerin gereksinimlerini, güç arayışını ve tepkilerini alçakça istismarına, “sol liberalizm” ve “ulusal sol” denilen çengel ve çelmelerine karşı biricik panzehir: Kitlelerin gerçek sınıfsal sezgilerini, tüm ezilenlerle duygudaşlığını, korku ve özlemlerini, bağımsız bir sınıf gücü oluşumuna itilim kazandıracak bir önderlik bilinci ve pratiği.

Marks Fransa ve Avrupa’daki 1848 devrimleri arifesinde kaleme aldığı Komünist Manifesto‘da bu duruma işaret etmişti: Egemen sınıflar “arasındaki çatışmaların tümü, proletaryanın gelişim çizgisine birçok bakımdan yardımcı olur. Burjuvazi kendisini sürekli bir savaş içinde bulur. Başlangıçta aristokrasi ile, daha sonraları bizzat burjuvazinin çıkarları sanayinin ilerlemesine ters düşen kesimleri ile, her zaman da yabancı ülkelerin burjuvazisi ile. (Günümüzde ise sermayenin uluslararasılaşmasına ve emperyalizmin jeopolitikasından nemalanmaya engel teşkil eden kesimleri ile -bn.) Bütün bu savaşlarda, proletaryaya başvurmak, onun yardımını istemek ve böylece onu siyaset arenasına sürüklemek zorunda kaldığını görür. Demek ki, proletaryaya kendi siyasal ve genel eğitim öğelerini sağlayan bizzat burjuvazidir, bir başka deyişle, burjuvaziye karşı savaşacağı silahları proletaryaya sağlayan kendisidir.”

Lenin’in de buna katkıları büyük olmuştur : Çürüyen kapitalizm olarak emperyalist kapitalizmin bağrındaki devrim imkanlarını ve buna yönelik dip akıntılarını herkesten fazla, herkesten önce ve herkesten daha tutkulu yakalayıp kavraması ve başta profesyonel devrimciler örgütü olmak üzere bunun temel gereklerini tutarlı ve sistematik bir bütünlük içinde ortaya koyup bu bilinçli ve tutkulu devrimciliğin ileri pratiğinin yaratılması. Burjuvazinin toplumsal yaşamın her alanında gericiliği ve çürümeyi körüklemek, kitleleri sermaye çıkarları doğrultusunda öne sürmek amacıyla da olsa kitlelere sağladığı siyasal özdeneyim ve eğitim öğelerini, sınıfa karşı sınıf ekseninde burjuvaziye karşı çevirmek için de zorunlu, bugün yeni ve daha yüksek bir düzleme sıçraması gereken ihtilalci komünist parti! Kitlelerin bugünkü koşullarda her zamankinden daha ağır, daha derin, daha geniş etkisi altında kaldıkları burjuva ideolojisi ve (ister neoliberalizm ister dinci-gericilik ister ırkçı-faşizm isterse bunların bilimum “sentezi” biçimindeki) burjuva politikasının ne getireceğini özdeneyimleri ile iç içe gösteren ve bu yöndeki gelişmelerin her somut görüngüsüne bu temelde müdahale ederek, kitleleri adım adım sosyalist ideolojinin yörüngesine, kendileri için dövüşmeye çekecek parti! “Olayların tarihsel seyri” ve her uğrağında savaşım ile yoğrulacak, çelikleşecek ve kitleleri yoğuracak, çelikleştirecek parti!

Krizin en derindeki temelinde, der Engels bu kez Almanya’daki 1848 devrim ve karşıdevrim deneyimlerinden yola çıkarak, kitlelerin günü geçmiş kurumlar tarafından engellendikçe yakıcılaşan, gerçek sınıfsal-siyasal gereksinmeleri vardır. Bu gereksinmeler, hemen bir başarı sağlamaya yetecek kadar derin, yığınsal ve militan bir biçimde açığa çıkmamış, üstelik, karşıdevrimin elinde ters yüz edilerek sermaye ve devlet tapınmacılığına çevrilmeye çalışılıyor olabilir. Ne var ki, bu gereksinimi her zorbaca bastırma ve tam ters yönde manipüle etme girişimleri, onu iç ve dış engellerini parçalayıncaya kadar, daha da keskinleşmekten başka bir sonuç vermeyecektir. (Almanya’da Devrim ve Karşı Devrim)

Kitlelerin “kabından taşma” belirtileri de gösteren hoşnutsuzluğu, çürüyen sınıfa karşı devrimci sınıfın savaşımı içerisinde gerici demagoji ve manipülasyon tuzaklarından sıyrılacak, gerçek siyasal-toplumsal değişimin itici gücü kılınacaktır.


 
Ock
26
    

gayeGaye Yılmaz: "Daha gelişkin bir sınıf hareketinin nesnel dinamikleri var"*


Günümüzde sermayenin yeniden üretim süreci hangi temellerde ve nasıl bir değişim sürecinden geçiyor? Teknolojik değişimler, üretim ve emek organizasyonundaki değişimler (ya da toplumsal ve teknik işbölümündeki değişiklikler), dolaşım sürecindeki değişimler, coğrafi değişimler nelerdir?
Gaye Yılmaz: Kapitalizmin bugün içinde bulunduğu uluslararasılaşma sürecinin geçmişten hiçbir farkı olmadığını ileri sürmek ne denli yanlışsa, bugünü sistemin tümüyle farklılaştığı biçiminde okumak da aynı oranda yanlıştır. Kapitalizm, kendi iç dinamikleriyle sürekli olarak değişim içinde olan bir sistemdir. Ama önemli olan bu değişimlerin nitelikleri ve kapitalizmi kapitalizm yapan karakteristikleri etkileyip etkilemediği ve ne oranda dönüştürdüğüdür. Bu bağlamda, örneğin bugünkü toplumsal ve teknik işbölümündeki değişimler sistemin sınıflı, sömürüye ve üretim araçları üzerinde özel mülkiyete dayalı doğasını değiştirmiş midir? Sermayenin yeniden üretim sürecinde günümüz pratikleri niteliksel olarak geçmiştekinden çok büyük ve önemli farklılıklar göstermese de, benzerlikler ve aynılıkların hatırlanmasında yarar var.


Teknolojik buluşlar ve yeniliklerin, üretim süreçlerindeki ihtiyaçlarla uyum içinde ve daha da önemlisi, insan emek gücünün gelişiminin doğal bir sonucu olarak hız kazandığının altını çizmemiz gerek. Bu gelişme, atıl kapasitelere rağmen üretim fazlası olarak kendini gerçekleştirmek zorunda kalan kapitalizmin doğasından kaynaklanan aşırı üretim (over production) krizine zemin hazırlamaktadır. Üretim ilişkilerinde aşama aşama da olsa Fordizmin yerine geçmekte olan yeni taylorist yaklaşımın en temel karakteristiklerinin başında esneklik, güvencesizlik, performansa göre ücret ve istihdam, kalite yönetimin geldiği hatırlandığında, bu çalışma biçimi yani yeni taylorizm ile 19. yüzyıl üretim ilişkileri yani taylorizm arasındaki aynılığın ne denli çarpıcı olduğu da görülebilir. (Bkz: Marx, Kapital 1. Cilt, 6. Kısım, 21. Bölüm, s. 518-522.) Aslında, kapitalizmin teorisyenleri tarafından sıkça vurgu yapılan ticaret hacmindeki muazzam genişlemenin de kökeninde aynı olgu öne çıkmaktadır: Taylorist üretim ilişkilerinde, sermaye, esas olarak üretim sürecinde el koyduğu artığı büyütmeye ve emek gücüne daha fazla değer yarattırma faaliyetine odaklandığı için dolaşımda ortaya çıkabilecek sorunlar görmezden gelinir ve üretim, geometrik bir hızla büyür. Ticaretteki genişleme, tamamen, üretimdeki hızlı büyümenin bir sonucu, kapitalistin, meta halindeki sermayesini hızla para-sermayeye dönüştürme ve böylece yeniden üretim ve birikim sürecini sürdürme gereğinin pratik yansımasıdır. Bugün, başta Güney Asya olmak üzere kapitalist üretim ilişkilerinin yerleşik olduğu dünyanın pek çok ülkesinde oluşturulmakta olan arz zincirleri (supply chains), meta sermayenin para sermayeye dönüştürülme sürecindeki tıkanıklıkları aşmayı hedeflemekte, üretken sermayenin tüccar kapitaliste aktardığı pay ve dolayısıyla toplam ticaret hacmi de bu nedenle büyümektedir. Gelinen noktada, toplumsal işbölümü coğrafi olarak analiz edildiğinde dünyanın belli bölgelerinde sanayi üretimi artarken, diğerlerinde ticaretin, bazılarında ise ticaret dışında kalan hizmetlerin üretiminin daha öne çıktığı görülmektedir.

Türkiye kapitalizminin uyum çabaları

Bu gelişmeler Türkiye kapitalizmi için de geçerli mi? Türkiye kapitalizmi, teknolojik ve organizasyonel değişimler; sermaye birikiminin uluslararasılaşması; meta üretim ve ilişkilerinin toplumsal yaşamın her alanıın kendine tabi kılması ve coğrafi genişleme açısından ne durumda?
Gaye Yılmaz: Kapitalizm geliştikçe coğrafi olarak genişlemek ve dünyanın geri kalanında da kapitalist üretim ilişkilerini tesis edip yaygınlaştırmak mecburiyetindedir. Hatta, emek üretkenliğini arttırdığı kanıtlanmış yeni bir üretim organizasyonu, tek tek her bir kapitalistin takip etmek zorunda olduğu bir rotadır, çünkü, aksi takdirde kapitalist, rekabet gücünü kaybederek, piyasadan tümüyle silinme riski ile karşı karşıya kalacaktır. İşte bu nedenle, yani, Türkiye kapitalizmi de dünya çapındaki yeniliklere ayak uydurmak, rakiplerini yakalamak zorunda olduğu içindir ki gerek teknoloji gerekse organizasyonal değişimler birebir Türkiyedeki üretim ilişkilerine de yansımaktadır. Sanayide, özellikle büyük ve orta ölçekli firmaların giderek bilgisayarlı üretime geçmeleri, daha eğitimli işçiye duyulan ihtiyacın artması ve bu yüzden mesleki eğitime verilen önemdeki artış, küçük firmaların bile rekabet edebilmek ve teknolojilerini yenileyebilmek için yabancı ortak arayışı içine girmeleri, esnek ücretlendirme ve istihdam, TKY, performans, üretim süreçlerindeki -işçi sınıfını atomize eden- parçalanma gibi pratiklerin toplam üretim organizasyonu içindeki payının giderek büyümesi, AB, IMF, DB ya da DTÖ dayatmalarından öte Türkiye kapitalizminin uyum çabalarının birer yansıması olarak okunmalıdır.

Üstelik, gelişimindeki görece geriliğe, ölçeksel bir karşılaştırmanın hala mümkün olmaması gerçekliklerine rağmen Türkiye kapitalizmi bugün kapitalizmin uluslararasılaşma sürecinin de bir parçası haline gelmiştir. Türkiyenin her gün imzalamakta olduğu onlarca ikili, bölgesel ve kıtasal serbest ticaret anlaşmasının da ötesinde, eski Doğu Bloku ülkeleri başta olmak üzere pek çok ülkede artan Türkiye çıkışlı sabit sermaye yatırımları bu uluslararasılaşma sürecinin başlıca kanıtlarıdır.

Dile getirdiğiniz değişim süreci işçi sınıfını ve sınıf hareketini nasıl etkiliyor? İşçi sınıfının yapısı, bileşimi ve dağılımında hangi değişikliklere yol açıyor?
Gaye Yılmaz: Bu değişim süreci, her ne kadar işçi sınıfının dışarıdan yani politik (siyasi hareketler ve partiler tarafından) ve ekonomik (sendikalar tarafından) örgütlerin müdahalesiyle nicelik anlamında örgütlenmesini güçleştiriyor olsa da, örgütlenmenin, işçi sınıfının kendi içinde, doğrudan kendisi tarafından, nitelik anlamında gerçekleştirilmesinin olanaklarını barındırmaktadır. Burada asıl değinmek istediğim boyut, işçilerin sınıf bilincini kazanma sürecidir ki bu, Marxın da analizlerinde altını çizdiği gibi, ancak, işçilerin süreçleri bire bir yaşamalarıyla mümkün olabilecektir. Marxa göre, yaşamı belirleyen bilinç değil, bilinci belirleyen bizzat yaşamın kendisidir. (Bkz. Marx-Engels, Alman İdeolojisi (Feuerbach), s. 46)

Bizler, sosyalistler ve devrimciler olarak onyıllardır emek sürecinin toplumsal olduğunu, işçilerin çıkarları bir olan bir sınıf olduğunu, kapitalizmin bir sömürü düzeni olduğunu ne kadar tekrar edersek edelim, bunlar, sınıf hareketi üzerinde hiçbir zaman işçilerin kendi yaşadıkları süreçler kadar etkili olamamıştır, bundan sonra da olamayacaktır. Birkaç örnekle tam olarak ne demek istediğimi açıklamak isterim: Bugün, tüm dünyada üstelik işçi sendikalarının üst federasyonları arasında bile bir sektör karmaşası yaşanmaktadır. Türkiyede metal işçileri sendikalarının örgütleme yetkisine sahip olduğu çok uluslu bir şirketin, İspanyadaki fabrikasında tekstil, Brezilyadakinde ise plastik işçilerinin örgütlendiği görülmektedir. Nihai üründe hem metal, hem plastik hem de tekstil işçilerinin emeği bulunduğu için hiçbir otorite bu üretim kolunda hangi sendikaların yetki alabileceği konusunda net ve kesin bir şey söyleyememektedir. Metal, kimya ve kağıt işçileri sendikaları arasındaki karmaşa da bir diğer örnektir. Öyle ürünler vardır ki ana maddesi metaldir, üretimin belli bir aşamasında (genellikle farklı bir işyerinde) işin içine kimya işçisinin emeği girmekte ve son aşamada da marka, logo, işaret, resim vb. nin ürün üzerine işlenmesi dolayısıyla kağıt, grafik, baskı, paketleme vb. tamamen farklı bir emek türüne ihtiyaç duyulmaktadır.

Söz gelişi bu tip bir üretim yapan bir şirketin metal sendikasına üye işçileri greve gitme kararı alıp da, uluslararası dayanışma talep ettiklerinde karmaşa başlamakta, fakat daha önemlisi metal işçileri bu üretimde yalnız olmadıklarını, pek çok değişik emek türünün sürece dahil olduğu bilgisini doğrudan edinmekte ve pek çok olayda isteseler de istemeseler de farklı sektörlerin emekçileriyle buluşmakta, onların sorunlarıyla kendi sorunlarının tıpatıp aynı olduğuna bizzat tanık olmaktadır. Tüm bunlar, işçilerin sınıf bilinci kazanmasında son derece önemlidir ve işçilerin siyasi ve ekonomik örgütleri, bunları göz önüne almak ve daha görünür kılmak zorundadır.

Hizmet sektörünün değişimdeki yeri

Sizin uzmanlık alanlarınızdan olan hizmet sektörünün bu değişim sürecindeki yeri ve rolü nedir? Hizmet sektörü, bilgi/hizmet toplum teorilerinin ileri sürdüğü gibi maddi üretim ve mavi yakalı işçiler aleyhine mi genişliyor, yoksa maddi üretim ile de karmaşıklaşan bağlantılar içinde başlı başına bir sermaye birikim kanalı haline mi geliyor?
Gaye Yılmaz: Hizmetlerin tanımında değişik kriterler kullanılmaktadır. Emek tarafından ortaya çıkarılan ürünün elle tutulabilir olmayışı (şarkıcının, turizm emekçisinin, doktorun ya da eğitim işçisinin emeği); emek sürecinin sonucu elle tutulabilir olsa bile sürecin kendisinin tamamen kafa emeği oluşu (mimar, mühendis vb.lerinin projeleri); emek ürününün depolanamaz, saklanamaz niteliği bunlar arasında sayılabilir. Ancak bugün, gelişen teknolojiler, depolanamayacağı öne sürülen pek çok hizmet ürününü örneğin CDlere kopyalanarak yüzyıllarca saklanabilecek, kalıcı metalar haline getirmiştir. Kaldı ki hizmetler arasında sayılan sinema endüstrisi, yüz yılı aşkın bir süreden beri depolanabilir, saklanabilir hizmet emeğine örnek teşkil etmektedir. Hizmet sektörünün bu değişim sürecindeki yeri ve rolünü iki ayrı başlık altında görmekte yarar var. Birincisi, teknolojik değişimlerin hız kazanması, üretim süreçlerinde kafa emeğinin payını arttırırken, kol emeğine duyulan ihtiyacı geriletmektedir. Yani, sanayi üretiminde hizmet emeğinin payı artmakta, kol emeğinin payı azalmaktadır. Bu saptama, sadece, sanayi işçisi profilindeki bir değişim biçiminde okunmalı, sınıflar arası ilişkide bir değişim gibi yorumlanmamalıdır. Geçmişte bakırı tel haline getirmek için ter döken emekçilerin, bugün aynı üretim için gelişmiş teknikler kullanabilir hale gelmiş olması üretim ilişkilerinin özünde hiçbir değişiklik yaratmaz. Bu, sadece, emek gücünün üretkenliğinin artması ile açıklanabilir. Dolayısıyla sanayi üretiminde kol emeğinin azalarak yerine kafa emeğinin geçmekte oluşu da ne nihai üründe, ne iki sınıf arasındaki ilişkinin antagonistik doğasında, ne de üretim araçları üzerinde kurulu mülkiyette bir değişikliğe yol açar.

İkinci olarak, geçmişte birer artı değer üretim alanı olarak tanımlanmamış hizmet alanları vardır ki bunların pek çoğu bugün kapitalist çevrime dahil edilmiş durumdadır. Tüm kamu hizmetlerini bu başlık altında toplamak mümkündür. Bu hizmetlerden bazıları kapitalist açısından üretken olmayan emek (vergi, sigortacılık,bankacılık vb) bazıları ise üretken emek (sağlık, eğitim, ulaştırma vb) kategorisine dahildir. Ancak, üretken olan ve olmayan emek şeklindeki bu kategorizasyonun, emeğin kendisiyle ya da emekçilerin sınıfsal konumlarıyla hiçbir ilgisi yoktur, bu, tümüyle kapitalist için sermaye tüketen ve sermaye üreten, ücreti gelir ile değil sermaye ile ödenen emeği analiz etmede kullanılan bir kategorizasyondur. O kadar ki, part-time, geçici vb. çalışmalarla karakterize edilen bugünkü üretim ilişkilerinde, aynı işçinin, aynı işyerinde, örneğin, sabahtan öğlene kadar üretken emek olarak, öğlenden akşama kadar da üretken olmayan emek olarak istihdam edildiği görülebilmektedir.

Dikkatlerden kaçan bir başka durum da hizmetlerin yükselen sektör olarak gösterilmesine karşın, tümüyle ticaret ya da hizmet üretimi gibi görülen pek çok üretim sürecine meta üretiminin de dahil olmasıdır. Dinlediğimiz bir müzik kasedi, izlediğimiz bir film CDsi bize yalnızca hizmet emekçileri tarafından üretilmiş yapıtlar olarak görünse de cd ve kasedin üretimi için gerekli olan emek devre dışı bırakıldığında bu yapıtların depolanması, saklanması ve milyonlarca kişiye ulaştırılabilmesi de mümkün olmamaktadır. Toparlamak gerekirse, üretim süreçleri bugün öylesine karmaşık bir hale gelmiş, öyle farklı emek türleri aynı üründe bir araya getirilmiştir ki bu süreçleri hizmet ya da dokunulabilir meta üretimi biçiminde ayrı ayrı, birbirinden kopuk ve bağımsız analiz etmek neredeyse imkansızdır. Bu bağlamda, hizmet emekçilerinin potansiyel gücünün sanayi işçilerininkine yaklaştığı biçiminde bir yaklaşımdan ziyade, sanayi işçilerinin yapısının kafa emeğini de kapsayacak biçimde değiştiği ve buna ilave olarak hizmet emekçilerinin hızla proleterleştiği ve sonuç olarak ta işçi sınıfının büyük bir hızla genişlemekte olduğu yaklaşımı bana daha doğru görünüyor. Bugün, sanayi işçilerinin yapısında üretim, emek ve bilginin daha ileri toplumsallaşması temelinde yaşanan değişimin yanı sıra hizmet emekçilerinin, üretim süreçleri ve toplumsal işbölümündeki rollerinin hızla sanayi işçilerinin süreçlerine benzer hale gelmekte oluşu, sizin de işaret ettiğiniz gibi daha gelişkin bir sınıf hareketinin nesnel dinamiklerini oluşturmaktadır

Ufuk Cizgisinin notu:

Dergimizde geçen sayımızda başlattığımız sınıfın değişen yapısı, sınıf hareketinin analizi ve sektörlerin durumuna ilişkin röportajlarımıza Gaye Yılmazla devam ediyoruz. Röportajımızda araştırmacı–ekonomist Gaye Yılmaz, üretim ve emek organizasyonlarındaki değişim, bunun sınıf hareketindeki yansıması ve durumun sistemin tümüyle farklılaşması olarak okunmasına karşı bazı alt çizmelerde bulundu.

Kimi alt çizmeleri oldukça yerinde bulmakla birlikte, katılmadığımız bazı noktaları da belirtmekte yarar görüyoruz: Yılmazın Bu değişim süreci, her ne kadar işçi sınıfının dışarıdan yani politik (siyasi hareketler ve partiler tarafından) ve ekonomik (sendikalar tarafından) örgütlerin müdahalesiyle nicelik anlamında örgütlenmesini güçleştiriyor olsa da, örgütlenmenin, işçi sınıfının kendi içinde, doğrudan kendisi tarafından, nitelik anlamında gerçekleştirilmesinin olanaklarını barındırmaktadır cümlesinde ifade ettiği sınıfın kendi içinde, doğrudan kendisi tarafından, nitelik anlamında gerçekleştirilmesi yaklaşımı, hayli eski bir öncü-sınıf ilişkisi tartışmasına gönderme içeriyor, subjektif faktörün rolünü yeterince koymayan, kendiliğindenci diyebileceğimiz bir yan taşıyor.

Sınıfın bu dönüşüm sürecini analiz edebilecek bir yapılanma ve bilinç dönüşümü, daha da önemlisi örgütlenme içinde olmadığı açıktır. Sorun, örgütlenme ve nesnel yaşam koşullarını iyice solumaktan çok, bir siyasal örgütlenme sorunudur.

Anılan sınıfsal bilinç siyasal bir bilinç donanımına işaret eder. İşçi sınıfının kendiliğinden edindiği bilinç bulanık, ekonomik, en iyi durumda reformlar için mücadeleye denk düşen, bilinçten pek öteye geçemez. Ki, örgütlü addedilen sendikalı işçilerin bilinç durumları ve dibine kadar batmış sendikalara müdahalesinin içeriği dahi, burada örnek olarak verilebilecek durumdadır. Fark yaratan, ufku genişleten ve kapitalizmin yapısal sorunlarıyla sınıfın içinde bulunduğu durumu ve kolektif emekçi bilincinin gelişimini sağlayacak olan, işçi sınıfının devrimci siyasal-sınıfsal örgütlülüğüdür…



 
Ock
26
    

Başka bir dünya, başka bir yaşam mümkün

Küresel kapitalizmin aşılması üzerine tezler

 

Piyasaların kendi mantığı ve işleyişinin, hiçbir otoritenin müdahalesi olmadan ekonomiyi ve sosyal yaşamı en etkin bir şekilde düzenleyebileceği şeklindeki neo-liberal görüşler, özellikle SSCB ve Doğu Bloku'nun çöküşü sonrası uzun bir süre hakimiyetini korudu ve hatta işçi sınıfının örgütlü güçleri ve sol içinde bile ideolojik izlerini bıraktı. İnsanlığın tarihsel ilerlemesinde en ileriyi temsil etme iddiasındaki bu görüşler, aslında her şeyi metalaştıran (hatta yaşamın yapıtaşlarından olan genleri bile ticari bir meta haline getirmeye çalışan) sermayenin çıkarları doğrultusunda, çok küçük bir azınlık için ilerleme anlamına geldiği, geriye kalan milyarlar içinse açlık, yoksulluk ve ölüm olduğu gerçeği, geçtiğimiz son 20 yılda somut olarak gözler önüne serildi. Küreselleşme karşıtları arasında, küresel kapitalizmin bu vahşi yüzü konusunda bir fikir birliği var.

Ancak iş küresel kapitalizmin hakimiyetinin nasıl aşılacağı, yoksulluğun, açlığın ve savaşların nasıl sona ereceği ve bunu başaracak güçlerin ne olduğu konusuna geldiğinde durum farklılaşıyor. Bu konuda bir fikir birliği sağlamak bir yana, düşmanı tanımlamak konusunda dahi ortaklaşma söz konusu olamıyor.

Düşman kim?

Küreselleşme çok boyutlu bir süreç. Bu sürecin kültürel, sosyal ve ekonomik boyutları var. Küreselleşme, bir yandan gelişen iletişim ve elektronik teknolojileri ve bu teknolojilerin ortaya çıkardığı olanaklar sayesinde dünyayı küçülterek ve yakınlaştırarak (asimile ederek) ilerleyen doğal bir sürecin adı. Ama bunun yanı sıra küreselleşme, tüm zenginlikleri ve kaynakları küçük bir azınlığın çıkarları doğrultusunda adaletsiz bir şekilde yeniden dağıtıyor. Bu kapitalizmin ilk yıllarından bu yana hızlanarak ilerleyen bir süreç. Aslına bakılırsa, küreselleşme karşıtlarına yakıştırılan bu karşı duruş iddiası tümüyle yanlış olup, durum bunun tam tersi denilebilir.

Küreselleşme savunucusu sanayileşmiş ülkelerin devletleri ve çokuluslu şirketler, Schengen veya FTAA gibi dünyanın geri kalan kısmını dışında tutan kaleler inşa ederek, kendi coğrafyalarındaki insanlarla milyarlarca yoksul arasında "ekonomik göçmenler" ve ilticacılar gibi ırkçı ve suni ayrımlar oluşturuyor. Dünyanın geri kalanındaki tüm kaynakları kendi çıkarları doğrultusunda yönlendiriyor ve kendi hakimiyet alanlarındaki kaynakları dünyanın geri kalanından kıskançlıkla saklayarak, küreselleşmeyi sadece sanayileşmiş ülkelerin topraklarına hapsediyor. Ancak, sanayileşmiş ülkelerin içine hapsedilen küreselleşme, yaşanan küreselleşmenin neo-liberal mantığı gereği bu ülkelerin hakim sınıflarıyla, işçileri ve bir bütün olarak yoksulları arasında da derin bir çelişki ve bu oranda çatışmaya yol açmaktadır. Bu anlamda küreselleşme, sanayileşmiş ülkelerin işçi sınıfını ve yoksullarını da dışarıda bırakan bir süreç olarak karşımıza çıkmakta.

İşte bu birbirini bütünleyen, ama aynı zamanda çelişen ikili süreç nedeniyle solun geniş kesimleri düşmanı tanımlamakta zorluk çekiyor. Düşman, milliyetçi duruşa sahip ve sorunları sadece yerel bir pencereden yorumlayanların ileri sürdüğü gibi küreselleşme değil, küresel kapitalizmdir. Ancak küresel kapitalizm bizim coğrafyamızın dışında ve soyut bir şey değil. Adından da anlaşılacağı gibi Türkiye'yi de içine alan küresel bir hakimiyete sahip ve çıkarlarını küresel sermaye ile birlikte hareket etmekte gören yerel sermaye unsurlarını ve bu politikaların uygulayıcısı devlet yönetimindeki kadroları da kapsamaktadır. Bu nedenle, anti kapitalist aktivistlerin sık sık başvurdukları bir slogan anlamlıdır: “Küresel düşün, yerel hareket et!”

Küreselleşmeyi belirleyen ve onu şekillendirmekte hakim olan, ekonomik alandaki ilişkiler ve gelişmelerdir. Diğer tüm alanlardaki ilişkiler, ekonomik alanın belirlediği sınırlar içinde ilerliyor. Ekonomik alanda ilerlemenin yönü ise, muazzam kaynakları kontrol eden çokuluslu tekellerin, sanayileşmiş ülkelerin devletlerinin ve uluslararası finans kurumlarının mutlak hakim olduğu, giderek artan küresel bir entegrasyondur.

Sermayenin merkezileşmesi sürecinin aynı zamanda ortaya çıkardığı politik etkiler ve sonuçlar var. Bunu özellikle Afganistan savaşında somut olarak gözlemleme olanağı elde ettik.

ABD'nin suni olarak ortaya çıkardığı Taliban öcüsü, bölgede hakimiyet kurmada ve dünya ölçeğinde hegemonyasını pekiştirmede işlev gördü. 11 Eylül saldırısının ertesinde artan ABD saldırganlığındaki belirleyici unsur, ABD'nin ekonomik ve askeri hegemonyasının artması, küresel kapitalizmin patronu olduğunun altının bir kez daha çizilmesiydi. ABD'nin yanında veya karşısında saflaşma bu hegemonya çatışması temelinde olurken, küresel kapitalizmin uluslararası mekanizmaları da zaman zaman devreye sokuldu. Örneğin, ABD'nin saldırganlığına omuz veren Pakistan ve Türkiye gibi ülkeler, IMF kredileriyle ve borç ertelemeleriyle, Çin Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) üyeliği ve Rusya da NATO içinde etkin rol elde etmekle ödüllendirildi.

IMF ve DTÖ gibi uluslararası kurumlar, elbette çok uluslu şirketlerin (ÇUŞ) çıkarlarının doğrudan aleti gibi görülemez. Ancak şu da bir gerçek ki, bu kurumlar ABD'nin patron olduğu, Batı Avrupa ve Japonya gibi en güçlülerinin çıkarlarını savunan ve uluslararası ilişkileri bu hiyerarşiye göre düzenleyen yapılardır. Bu anlamda, bazılarının iddia ettiği gibi, uluslararası arenada ulus-devletler üstü bir hükümet gibi davranmaları söz konusu olamaz.

Sermaye bir ilişkidir

Anti kapitalistler arasında küresel kapitalizmi, Pentagon'dan yönetilen bir komplo gibi görme eğilimi oldukça yaygın. Bu karanlık güçlerin denetimindeki düzen, zapt edilmesi imkânsız, küresel düzeyde sınır tanımaz, istediği gibi cirit atan ve gittiği her yeri tahrip eden mutlak güce sahip ÇUŞ'lerin hakim olduğu bir dünya olarak tasarlanıyor.

Ancak kapitalizm, ÇUŞ'ler de dahil, onun kurumsal yapılarının toplamına indirgenemez. Marks'ın da altını çizdiği gibi, kapitalizm bir nesne veya şey değil, bir ilişkidir. Bu, en büyükleri de dahil içinde hiçbir sermaye öznesinin tek başına denetiminde olmayan, rekabetçi bir birikim sürecidir.

Uluslararası düzeyde entegre olan finans piyasaları, ekonomik küreselleşme süreçlerinde merkezi bir rol oynamaktadır. Küresel kapitalizm içinde finans piyasalarının bu artan oranda önem kazanan rolü, önde gelen sanayileşmiş ülkelerin yöneticilerinin uyguladıkları yeniden yapılanma politikalarının sonucu olarak ortaya çıktı. Finans piyasaları, küresel kapitalizmin önde gelen bir çok aktörlerini, maksimum kâr elde etmek için amansızca mücadele eden, ancak içinde yer aldıkları mücadele alanının koşullarına tabi olan yatırım bankaları, yatırım fonları, spekülatörler ve merkez bankalarını, bir araya getiren ilişki kümeleridir.

Kapitalizmin kendisini yeniden üretmesi için gerekli koşullar, aynı zamanda onun sınırlarını da tayin eder. Bu, onun yapısal olarak düzenlenebilir veya reforme edilebilirliğinin sınırlarıdır aynı zamanda. Sermayenin kâr etmesinin önündeki her türlü engel ve istikrarsızlık, sermayenin kaçmasına neden olur. Bu öyle güçlü bir basınç oluşturur ki, ulusal devletin yöneticileri kaçınılmaz olarak sermayenin aleyhine olan her türlü uygulamadan geri adım atmak ve sermayenin taleplerini dikkate almak zorunda kalır. Bunun için karanlık odalarda komplo kuran sermayenin genel kurmaylarına gerek yoktur.

Bütün bunların gerçekleşmesi için gerekli olan tek şey, uygulanan politikaların, tek tek sermayeler açısından bulundukları coğrafyayı terk ederek bir başka istikrarlı limana sığınmalarını rasyonel kılan, kâr etmenin önündeki engellerdir. Ancak bireysel olarak atılan bu adımlar, bir bütün olarak verili koşulları bütünüyle istikrarsızlığa iter. Bunun sonuçları bir finansal kriz gibi ağır sonuçlar doğurur. Bu durum bir kez ortaya çıktı mı, tek tek sermayeler asla tek başlarına bu duruma karşı koyamaz, bu durumu iradi olarak değiştiremezler. Aksi davranmaya çalıştıkları takdirde rakip sermayelerle içine girdikleri rekabette zayıf düşme tehlikesi vardır (ki bu onların daha güçlü sermayeler tarafından yutulmaları anlamına gelebilir). Bir başka ifadeyle, sermaye piyasayı değil, tek tek sermayelerden bağımsız olarak, piyasa sermayeyi belirler. Finans piyasasında hakim olan, küresel sermayenin işleyişini esprili bir şekilde özetleyen iki kural söz konusudur. Birinci kural: Diğerlerinin paniklememesi için elinden gelen tüm çabayı harca. İkinci kural: İlk panikleyen sen ol!

Kriz sadece sermaye birikim sürecini istikrarsızlığa uğratmakla kalmaz, aynı zamanda emek ve sermaye arasındaki çelişkileri de gerer ve istikrarsızlığı sınıf çelişkisi ve siyasi alanda da derinleştirir. Bütün bunlar, bir başka açıdan bakıldığında, düzenin sorunlarının "iyi" yöneticilerin iradesiyle veya yasal çözümlerle aşılamayacağını da göstermektedir. Bir anlamda bu küresel kapitalizmin yumuşak karnıdır denilebilir.

Sermaye ilişkisi karşıtını barındırır

Kapitalizm sermayeler arasında basit yapısal bir ilişki değildir. Sermaye, tüm farklılıklarına ve aralarındaki çelişkilere rağmen, bir bütün olarak doğrudan ya da dolaylı bir şekilde kârın kaynağını oluşturan ücretli emeğe dayanır. Bu, sermayenin ücretli emek ile içine girdiği çelişkili bir ilişki olup, aynı zamanda kapitalist üretim tarzının karakterini ve dinamizmini de belirler.

Andre Gorz gibi sosyal kuramcılar, üretimin giderek bireyselleşmesi doğrultusunda ücretli emeğin sosyal öneminin ve örgütlü emek güçlerinin rolünün radikal biçimde azaldığını ileri sürmekte. Oysa gerçek durum bu kuramcıların ileri sürdüklerinden oldukça farklı.

1970'lerin sonlarından bu yana, küresel kapitalizmin yeniden yapılanması süreçlerinde, bu süreçler karşısında direnmeye çalışan işçi sınıfının yaşadığı yenilgilerin, özellikle sanayileşmiş Batı ülkelerinde örgütlü işçi sınıfı güçlerini gerilettiği bir gerçek.

Ayrıca, artan uluslararası rekabet, bu yapılanmanın sermaye açısından kaçınılmaz olarak süreceğini ve üretici güçleri daha uzun bir süre baskı altında tutacağını gösteriyor. Ancak bunların hiçbiri, işçi sınıfının örgütlü güçlerinin tarihsel rolünün ve öneminin azaldığını göstermez.

Öncelikle, ücret üzerindeki bu ağır baskı ve ekonomik liberalleşme doğrultusunda ortaya çıkan yaygın işsizlik basıncı, karşı bir direnişi de körükleyebilmektedir. Bunun örneklerini 1995'de Fransa'da kamu sektöründe gerçekleşen ve milyonlarca emekçinin katıldığı genel grevde, 1 Aralık 2000'de Türkiye'de Emek Platformu'nun gerçekleştirdiği ve 1,5 milyon işçinin katıldığı genel direnişlerde ve son olarak Arjantin’deki genel grev ve sokağa taşan öfkede gördük.

Öte yandan, örgütlü güçleri çökertmeye ve atomize etmeye çalışmalarına rağmen, çokuluslu şirketler, üretim süreçlerinde stratejik olarak konumlanmış örgütlü işçilerin üretimi durdurma yeteneklerini azaltamamış, hatta bir çok örnekte görüldüğü gibi işçilerin bu yetenekleri, uluslararası üretim mekanizmalarının entegrasyonu sayesinde daha da artmıştır. İşçi sınıfının örgütlü güçlerinin en çok geriletildiği ABD’de bile 1990'lı yıllarda, General Motors ve bir kargo şirketi olan UPS gibi bir dizi çokuluslu şirket, militan ve kararlı işçi eylemleri karşısında dize geldi.

Bunun yanı sıra, küresel kapitalizmin motoru denilen ve işçi sınıfının örgütlü güçlerinin rolünü azalttığı öne sürülen "Yeni Ekonomi", iddia edilenin tersine, gerçekte sermayenin daha etkin direnişlere açık hale gelmesinin önünü açmıştır. 2000 yılının Eylül ayında Fransa, İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerinde gerçekleştirilen "kamyoncu direnişleri", temel olarak örgütlü işçiler yerine küçük üreticilerin eylemleriydi, ancak Avrupa ekonomisine büyük darbe vurdu. Bunun başlıca nedeni "just-in-time" (tam zamanında) gibi stokları düşük tutmaya ve bu sayede üretim maliyetini düşürmeye yönelik üretim tekniklerinde yatıyor. Benzeri bir örnek olarak da General Motors'da gerçekleşen bir grev verilebilir. GM'nin ABD'deki bir fabrikasında yedi bin işçinin başlattığı bir grev, bu dev tekelin ondan fazla fabrikasında üretimin durmasına yol açmış ve 100 binden fazla işçinin işi bırakmasına neden olmuştu. Bu eylem, dönemin ABD ekonomisine dahi negatif etki yapacak boyuta ulaştı. Tüm bunları başlangıçta sadece yedi bin işçinin kararlı eylemi gerçekleştirebildi. Bu örneklerden de görüleceği gibi, işçi sınıfının üretim araçları karşısındaki rolü, nicel gücünün yanı sıra nitel olarak da artmaktadır. Uluslararası düzeyde entegre olan üretim bantlarının herhangi birindeki bir aksama, sermaye açısından tüm üretim sürecinde, eskisine göre çok daha ağır sonuçlar doğurmaktadır.

Örgütlü emek güçleri ve anti kapitalist hareket

İşçi sınıfının örgütlü güçleri, uzun bir süre, büyük ölçüde stalinizm ve sosyal demokrat reformizmin de etkisiyle, kendilerini ekonomizm (ekmek) mücadelesiyle sınırladılar. Öte yandan kadınların, siyahların, lezbiyenlerin ve eşcinsellerin özgürleşmesi ve çevrenin tahribatının durdurulması gibi sorunlarla ilgilenen "yeni sosyal hareketler", bir ölçüde sendikal hareketin mücadelesinin kısırlığı nedeniyle, işçi sınıfının mücadelesini küçümsedi ve çoğu kez de onunla rekabet içinde oldu.

Ancak işçi sınıfının örgütlü kesimleriyle diğer sosyal hareketlerin bu karşıtlığı bir süredir aşılmakta. Bunun başlıca nedeni, her iki kesimin de kendilerini sınırladıkları kolektif mücadelenin giderek onları ortak bir düşman karşısında birleştirmesi: Küresel kapitalizm. Seattle'da 100 bin anti kapitalistin mücadelesinin önemi sadece DTÖ’nün toplantısını başarısızlığa uğratması değil, aynı zamanda, Amerikan işçi sınıfının örgütlü merkezi güçlerini; Teamsters, mekanikerler, liman işçileri ve otomotiv işçilerini, Üçüncü Dünya'nın borçları ve çevre sorunları gibi meselelerle ilgilenen aktivistlerle bir araya getirmesidir.

Bu, her iki tarafın bir yandan kendi duruşlarını, öte yandan diğerlerinin konumlarını ve motiflerini yeniden tanımladıkları bir gelişmeye tekabül etmektedir. Bu duruşların karşılıklı yeniden gözden geçirildiği süreçte muhtemelen Kuzeydeki işçiler, Güney’deki işçilerin kendi ücretlerini ve çalışma koşullarını olumsuz etkileyen rakipler olarak görmek yerine, kendilerinin de içinde bulundukları vahşi bir sömürü düzeninin çok daha kötüsünü yaşayan müttefikleri olduklarını, düşmanlarının ortak olduğunu görebilecektir. Öte yandan aktivistler de, işçi sınıfının örgütlü güçlerini muhafazakar ve gerici görmek yerine, bu kesimin korumacı ve ulusalcı politikalara eğimli, ancak küresel kapitalizmin aşılmasında gerekli kolektif ekonomik güç anlamında potansiyel bir müttefik olduğunun bilincine varacaktır.

Bu karşılıklı ilişkileri yeniden tanımlama süreci çok boyutlu, kırılgan ve kolay tersine çevrilebilir. Her iki taraf aynı zamanda, değişmesini talep ettikleri kurumlarla ilişkilerini reformlarla sınırlama potansiyeline de sahip. Sendika önderlikleri, içinde oldukları ilişkileri tehdit eden adımları atmamakta direniyor. Hareketin içindeki bir dizi farklı grubun önderliği ise küresel kapitalizmi aşmaya yönelik devrimci bir çözüm yerine, düzenin sınırları içinde reformları yeğliyor.

Ancak unutmamak gerekir ki, önderliklerin reformist ve temkinli adımlarıyla, tabandaki işçilerin ve anti kapitalist aktivistlerin militanlığı ve mücadele isteği arasında zaman zaman ciddi farklılık söz konusu olmakta ve bu, potansiyel olarak, tabanın devrimci fikirlere açıklığına işaret etmektedir.

Bu hareketin potansiyelleri sadece önderliğin reformizmi ve ufkuyla sınırlı değil. Hareketi var eden nesnel bir başka olgu; kapitalizmin reformlar yoluyla daha adaletli bir sistem haline getirilemeyeceği gerçeğinin her geçen gün daha somut olarak gözler önüne serilmesi de, hareketin tabanındaki yüz binlerce militan aktivisti radikal mücadeleye itiyor.

Günümüzde kapitalizmin reforme edilebilme sınırları giderek daralıyor. Milyarlarca insanın açlık sınırının altında yaşadığı, yüz binlerce yoksulun açlık nedeniyle ya öldüğü ya da hastalandığı bir dünya bu. Kâr hırsının her gün binlerce hektar ormanı yok ettiği, küresel ısınmanın gezegeni bir bütün olarak yok olmaya sürüklediği bir düzen.

İşte tüm bu çıplak gerçekler, yaşam tarzı ve kültürel kimlik üzerinden politika yapanlar da dahil, daha iyi bir yaşam ve daha temiz bir doğa için mücadele eden her türlü kesime, kapitalizm karşıtı olmaktan başka bir seçenek bırakmamakta. Bu nedenle küreselleşme karşıtları, mücadelelerinin doğası gereği anti kapitalist olmak durumunda.

Nitekim hareketin içinde en reformcu olanlar bile kendilerini anti kapitalist olarak tanımlıyor. Hareketin en çok kullandığı sloganlardan biri: “Kapitalizm öldürür, kapitalizmi öldürelim!”

Anti kapitalist hareket, ağırlıklı olarak sanayileşmiş ülkelerde var olmasına rağmen ulusötesi bir karaktere sahip. José Bové'nin popülerleştirdiği sloganla "Dünyamız satılık değil" diyen küreselleşme karşıtı bu hareket, kendisini bulunduğu coğrafyanın sorunlarıyla sınırlamayıp, temel olarak Üçüncü Dünya'nın sorunları olan "borçların silinmesi" ve "sınırların kaldırılması" gibi sorunlar uğruna da mücadele eden enternasyonalist örgütlenme ve mobilizasyon yeteneklerine de sahip.

Alternatif anti kapitalist hareketten çıkacak

Kapitalizmin alternatifi tartışmalarında solun geniş kesimlerinin yaklaşımı ciddi bir handikapa sahip. Bu kesimler neo-liberal piyasa fetişizmine karşı, eski Doğu Bloku'nun uyguladığı bürokratik merkezi planlamayı tozlu raflardan çıkararak önümüze sürüyor. Bunun karşısında küreselleşme savunucuları, piyasanın belirlediği koşullarda arz ve talebe dayalı ekonomik sistemin tek alternatif olduğunu iddia ediyor. Bu durum bizi, kapitalizmin neo-liberal vahşi yüzüyle, bürokratik merkezi planlama ve o oranda insanların gereksinimleri yerine, birikime dayalı ekonomik bir sistem arasında seçime zorlamaktadır.

Yıkılan Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku'nda uygulanan ekonomik ve siyasi rejimlerin, en az serbest piyasa kapitalizmi kadar çevreyi tahrip ettiği, insanları yoksulluğa ittiği, eşitsiz ve adaletsiz olduğu gerçeği bütün çıplaklığıyla ortada dururken, bu rejimleri alternatif olarak sunmak, anti kapitalist hareketin tabanıyla sosyalist fikirler arasına bir set çekmekten başka bir anlam taşımamaktadır.

  Bu objektif gerçek, aynı zamanda stalinist sol ile anti kapitalist aktivistler arasındaki mesafeyi de açıklamaktadır.

Oysa hareketin önünde duran alternatif, küçük bir azınlığın geri kalan büyük çoğunluğu ezdiği bu iki seçenekle sınırlı değil. Eşitsizliğin ve adaletsizliğin olmadığı, doğanın tahrip edilmediği bir dünya; başka bir dünya mümkün. Hareketi oluşturan bileşenlerin çok farklı gelenek ve yapılardan olması, sahip oldukları ideolojik çeşitlilik (Yeşiller, sosyalistler, Üçüncü Dünyacı görüşler, anarşistler…) ve zengin deneyim birikimi, hareketin içinden alternatif üzerine bir çok model önerilerinin çıkabileceğini göstermektedir. Bu çeşitliliği ve zenginliği içinde barındıran bir senteze ulaşmak, küresel kapitalizmi aşan alternatifleri üretmek için, elbette sadece tartışmak yetmeyecek. Kuramsal tartışmaları, pratik içinde sınayarak alternatifi yaratmak mümkün olacak.

Anti kapitalist hareketin doğrudan demokrasi konusundaki hassaslığı ve doğrudan eyleme verdiği önem, bu alternatif arayışlarında başarıya ulaşılabileceğinin bizce en önemli göstergeleri. 

Devrimci bir dönüşüm gerekir

Anti kapitalist hareketin yukarıda değinilen alternatif arayışlarında başarıya ulaşması durumunda dahi, önümüzde duran sorunlar bütünüyle çözülmüş olmayacaktır. Tartışma konusu edilen küresel kapitalizm, temel olarak Amerikan tarzı bir sermaye birikim modeli olup, bu model neo- liberal politikalar aracılığıyla küresel düzeyde yaygınlaştırılmaya çalışılmaktadır. Bu durum, alternatif tartışmasında daha adaletli ve insancıl bir başka kapitalist modelin olanaklı olup olmadığı sorusuna kapıyı aralık tutmaktadır.

Böyle bir soruya, küresel kapitalizme karşı olup da "Evet" diyeceklerin sayısı hiç de azımsanmayacak çoğunluktadır.

Ancak sorun basit bir düzenlemenin ötesinde, daha derinde yatmaktadır. Sorunun temeli, insanları ve gezegenin kaynaklarını yok olma tehdidi ile karşı karşıya bırakan bir şekilde işleyen sermaye birikim süreçlerindedir. Dolayısıyla ilk olarak sermayenin bu mantığından kopmak ve insanların gereksinimlerini öncelikle dikkate alan ve kaynakları demokratik bir denetime açan bir başka alternatif gerekmektedir. Kapitalizme karşı mücadele tarihinde, böyle bir alternatif arayışı uğruna verilen mücadele geleneğinin adı 'sosyalizm'dir. SSCB ve Doğu Bloku'nda bürokratik baskıcı rejimler, yıkılana kadar bu kelimenin içini boşaltmaya çalışmış olsa da, günümüzde kapitalizmi aşmak söz konusu olduğunda aşağıdan sosyalizm geleneği, anti kapitalist hareketin taleplerini bütünüyle kapsayan bir alternatif anlamına gelmeye devam ediyor.

Küresel kapitalizmi ve sermayenin mantığını aşacak böylesine radikal bir alternatifi hayata geçirmenin oldukça çetin bir mücadele olacağı ortada.

Daha somut söylersek bu, kelimenin gerçek anlamıyla bir devrimi, bir başka deyişle, toplumun bütünüyle dönüştürülmesini, bir sosyal düzenin bir başkasıyla değiştirilmesini zorunlu kılmaktadır.

Kapitalizmin bir önceki yüzyılda insanlığa yaşattığı karabasanı bir kez daha yaşamamak ve 21. yüzyılda bir başka dünya yaratmak ancak böyle mümkün olacaktır. Unutma: “Kapitalizm öldürür, kapitalizmi öldürelim!”

• F. Levent ŞENSEVER



 
Ock
26
    
aruz | 26 Ocak 2008 23:21 | etiket:  

Küreselleşme ‘erkek’ mi?*

Küreselleşme kadınlar ve çocuklar açısından öylesine kötü sonuçlar doğurdu ki, bazı yorumcular "küreselleşmenin erkek" olduğunu öne sürmekte. Bu iddianın sahipleri, kamu hizmetlerindeki kesintiler sonucu bir yandan hayatlarını kazanırken bir yandan hasta, özürlü ve yaşlı yakınlarına bakmaya zorlanmaları nedeniyle, kadınların IMF ve Dünya Bankası politikalarından eşitsiz bir şekilde etkilendiklerine işaret ediyor. Patriarşi teorisinde yer alan, erkek egemenlik, 'sermayenin cinsinin erkek olduğu' gibi kavramlar çok yaygın olarak kullanılıyor.

Patriyarşi teorisine göre, toplumdaki esas bölünme, zenginle yoksul arasında değil, erkekler ve kadınlar arasında. Bütün erkeklerin kadınlar üzerinde iktidar sahibi olduğu saptaması, kadınların, müdürlük, hakimlik, politikacılık gibi iktidar konumlarında yer almasının, kadınların büyük çoğunluğu için ilerlemeye yol açacağı sonucuna götürdü. Margaret Thatcher, Cory Aquino gibi egemen sınıf kadınlarının kadın özgürlüğünün düşmanları oldukları gerçeğini göstermelerinden sonra bile, patriarşi teorisi, kadınların ezilmişliğini açıklamakta kullanılmaya devam etti. Etkisi azalan bir hareket içinde bu görüş ana fikir haline geldi.

'Erkekler Mars'tan, Kadınlar Venüs'ten'

Böylece iki cinsin madalyonun iki yüzü olmadıkları ve her zaman tamamen ayrı dünyalara ait oldukları gibi fikirler yaygın bir biçimde kabul edilen fikirler haline geldiler. Buna göre sorun genlerdeydi, tüm erkekler kadınların ezilmesinden çıkar sağlıyordu; 'Erkekler Mars'tan, Kadınlar Venüs'ten'di.

Patriarşi teorisi hem yanlış, hem de kadın özgürlüğünün kazanılmasının önünde bir engel. İnsanlığın varolduğu zamanın %95'lik bölümünde, kadınların ve erkeklerin eşit rollere sahip oldukları sınıfsız toplumlarda yaşadık. Arkeologlar ve antropologlar bu dönem hakkında çok şey keşfettiler. Biliyoruz ki, insanların işbirliği yaparak yaşadığı ve sınıflara bölünmediği zamanlarda, kadınlar ezilmiyordu. Evet, erkeklerin fiziksel gücünün fazlalığına, kadınların doğurma özelliğine ve çocukların emzirilme gereksinimine dayanan bir işbölümü vardı. Ama bu bölünme hiçbir şekilde kadının aleyhine bir bölünme değildi. Kadının çocuk sahibi olması topluma büyük bir katkı olarak -ki gerçekten öyle- algılanıyordu. Çocuk doğurma yetisinin saygıdeğer bir şey olarak görülmesinin kanıtları hâlâ yaşamakta. Bereket tanrıçaları, İrlanda'nın Silena Gig'i gibi, tapınma nesneleriydiler.

Kadınları kim ezer?

Sınıfsız ve aslen avcı-toplayıcı toplumlarda kadınlar karar alma konusunda eşit bir role sahipti. Eşitlikçi toplumların sonu, kadınları ezmek için erkeklerin komplo yapması sonucunda gelmedi. Toplumun sınıflara bölünmesi sonucunda geldi. Bir yanda kadın ve erkek toplumun ezici çoğunluğunun her şeyi üretmek için çalışan bir sınıf, diğer yanda ürettiğimiz zenginliği bizden çalan egemen sınıf. Bu dönüşüm iki günde olup bitmedi. Toplumun üretici güçlerinin gelişiminin ve daha erken toplumlarda mümkün olan daha fazla maddi zenginliğin üretiminin bir sonucu olarak gerçekleşti.

Sınıfların gelişimi

Sınıflı toplumların ortaya çıkışı ve kadınların statüsündeki düşüş ailenin özelleşmesini ortaya çıkardı. O zamana kadar çocuklar tüm toplumsal grubun sorumluluğundaydılar. Kadının ezilmişliğinin kökleri işgücünün yeniden üretiminin bu şekilde özelleştirilmiş olmasında yatmaktadır.

Kadınların toplumsal statülerindeki düşüşün en açık göstergelerinden biri, mirasın kadın yerine erkek üzerinden geçmeye başlamasıydı. Engels, özel mülkiyetin gelişmesinin yarattığı bu özel etkiyi şöyle tarif ediyor:

"....bu kadınların dünya tarihsel yenilgisiydi. Erkek evde de yönetimi eline aldı; kadın aşağılandı ve hizmetçi konumuna indirgendi. Erkeğin şehvetinin kölesi ve çocukların üretiminin yalnızca bir aracı haline geldi. Kadının bu aşağı konumu zamanla güzelmiş gibi gösterilmeye, gizlenmeye ve bazen daha yumuşak kılıflara sokulmaya çalışılsa da, hiç bir şekilde ortadan kaldırılmadı."

Sınıflı toplumların ortaya çıkışı sadece bütün kadınlar için değil, erkeklerin çoğunluğu için de kötüydü. Erkeklerin çoğunluğu için yeni düzen daha az ödül için daha çok ve zorlu koşullarda çalışmak demekti.

Bugün kadınları ezmekte olan sistemin bir sonucu olarak erkeklerin çoğu acı çekmeye devam ediyor. İşçi sınıfı erkekleri, özel olarak, kadınların ezilmişliğinden hiçbir şekilde çıkar sağlamamaktadır. Kadınların erkeklerin kazandığının dörtte üçünü kazanıyor olması işçi sınıfı erkeklerinin iyi kazandığı anlamına gelmiyor. Kadınların hergün aşağılandığı cinsiyetçi kapan onların başka bir gezegenden olduğunu söyleyerek, kişisel ve cinsel ilişkiyi kadınlar kadar erkekler için de zehirliyor ve tahrif ediyor.

Aile yapısında oluşan değişim

Kadınlar 1841'de İrlanda'da tarım dışı işgücünün yarıdan fazlasını oluşturuyordu. Aynı zamanda, İrlanda'da çok az insan resmi yollardan evliydi. Hükümet kayıtları sadece şehirdeydi ve çok az papaz vardı; bu yüzden insanlar bugün bir çok gencin yaptıkları şekilde beraber ev kurmaktaydılar.

Sanayi devriminin ve kıtlığın ortak etkisiyle aile tamamen değişti. Dev tekstil fabrikalarının açılmasıyla, evde yün eğirme ve halı dokuma artık ekonomik olarak pratik değildi. İrlanda'da kadınların ücretli işe geçtiği tek bölge Belfast'tı. Bir yüzyıl boyunca, kadınların evde kalmak dışında seçenekleri yoktu. Daha sonra savaş sonrası kapitalizm kadınların hayatlarını dönüştürecek olan emek tasarrufu yapan bir dizi alet geliştirdi. Çamaşır yıkamak ve ütü yapmak, 1960'ların sonuna kadar, haftada en az birer gün demekti. Çamaşır makineleri, giydiğimiz kıyafet türündeki değişiklikler yıkama gününü günde on dakikaya düşürdü. Hem de çok az ütü ya da hiç ütü ihtiyacı olmadan. Kadınlar hergün birçok saatlerini ekmek pişirmeye ve yemek hazırlamaya harcarlardı. Hazır yemek satan süpermarketler ve fast food restoranlar bunu da değiştirdi.

Kadınlar işgücüne yığınsal bir şekilde katıldılar, ama hemen kendilerinin hâlâ ikinci sınıf vatandaş olduklarını farkettiler. Bütün iş alanları ya kadınlara kapalıydı ya da ciddi bir biçimde kısıtlıydı. Neredeyse hiç kadın doktor, avukat, hakim, otobüs şoförü, makinist ya da mühendis yoktu. Ev dışında ev içinde çalıştıkları gibi çalışıyor olsalar da, hâlâ önce eş ve anne olarak görülüyorlardı.

1970’lerde kadın hareketi

1970'lerin kadın hareketi bu bakış açısına meydan okudu. Kuzey İrlanda ve Amerika'daki sivil haklar hareketinden esinlenen başlardaki kadın özgürlüğü hareketleri açıkça sol taraftaydı ve tüm kadınların hayatlarını değiştirmek istemekle beraber özellikle kadın işçilerin hayatlarını değiştirmeye çalışıyorlardı. Kadınlar hayatlarını yaşama sürecinde çok gerçek çelişkilerle yüzleştiler ve oynamaları gerektiği söylenen rolleri değişmek zorundaydılar.

Ne var ki, özgürlük fikri yitirildi ve 'eşitlik' fikriyle yer değiştirdi. Kadın hareketi de Kuzey İrlanda ve Amerika'daki sivil hak hareketleri gibi orta sınıf profesyonellerinin çok küçük bir bölümüne hizmet etmeye başladı. Bu değişim çok hızlı oldu, çünkü kadın hareketi içindeki baskın bir fikirle uyum içindeydi: patriyarşi teorisi

Küreselleşmeyi erkek cinsiyle özdeşleştirenler, kadının yeniden üretimde ve ailedeki rolünden dolayı neoliberalizmin etkilerinden daha çok zarar gördüğünü ileri sürmekte haklılar. Ama bu, hikayenin yarısı. Üretim ve yeniden üretim birbirinden bağımsız süreçler değildir; birincisi ikincisi üzerinde belirleyici etkiye sahiptir ve toplum geliştikçe bu etkisi artar.

Çalışan kadınlar

Kadınların küresel işgücüne katılımı, kadın ezilmişliğinin sınıfsal doğasını açıklamada bize önemli ipuçları verir. Kapitalizmin son 20 yıl süresince küresel gelişimi neredeyse her yerde kadınların işgücüne katılımı üzerine kurulu. Dublin'den, Daka'ya, Bangkok'dan, Bradford'a kadın işçiler üzerinden süper kârların elde edildiği ucuz emek sağlayıcısı olmuştur. Formal işgücünün kadınlaştırılması çoğu kadın için çelişkili bir deneyim olmuştur. Ekonomik olarak bağımsızlaşmak kadınları her yerde hayatları hakkında daha fazla seçeneğe sahip olmaya yönlendirirken, diğer yandan onları çifte bir yükle yüzyüze bırakmıştır. Düşük ücretlerle uzun saatler çalışmak, çocuk bakımının çok zorlaşması anlamına gelmektedir. Bazı kadınlar içinse, küresel işgücüne dahil olmak çocuk sahibi olma haklarının tamamen tehdit altında olması demektir. Geri kalanlar içinse beslemek için çalıştıkları çocukları ihmal etmek anlamı taşımaktadır. Fakat her yerde, sorulduğunda işe giden kadınların ezici çoğunluğu tekrar eve dönmeyi düşünmediklerini söylemektedir.

Tüm erkeklerin kadınların ezilmişliğinden çıkar sağladığı iddiası, kadınların bir kesiminin erkeklerin çoğunluğundan önemli ölçüde daha fazla kazandığını gördüğümüzde zayıflamaktadır. Kadınların çoğu en düşük ücretleri alırken, bazı kadınlar küresel kapitalizmden çıkar sağlamaktadır.

Kadınları devasa bir oranda işgücüne katmakla, kapitalizm kendi mezar kazıcısını güçlendiriyor. Endonezya'daki 87 milyonluk işgücü Marks ve Engels'in Komünist Manifesto'yu yazdığı zamandaki tüm dünya işçi sayısından bir hayli fazla. Kadınlar bu işgücünün %40'ını oluşturmakta. Açık ki, kadınlar artık küresel işgücünün sürekli bir parçası.

İş koşulları

Kadınlar en kötü iş koşullarını yaşamakta: En düşük ücret ve çocuklarla diğer bağımlılara bakma zorunluluğu. Bunun oluşturabileceği çaresizlik onları sadece en militan işçilerin arasına sokmakla kalmadı, aynı zamanda 'en cesur ve en amansız devrimciler' haline getirdi. Bir yandan kadınlar neoliberalizm altında inlerken, diğer yandan kadın işçiler en baskıcı şartlarda işverenlerin, hükümetlerin ve IMF'nin saldırılarını geri püskürtmekte. Hindistan'da Serbest Çalışan Kadınlar Derneği Gujerat şehirlerinin sokaklarında ya da kendi evlerinde çalışan kadınları örgütlemekte, ABD'de kadın temizlikçiler örgütlendiler ve California'da daha iyi koşullar ve sendika haklarını kazandılar. 

Kadın hareketi özgürlük için savaşmayı bırakıp Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler ve Dünya Bankası'nı hedefleyerek 'eşitlik için çalışmaya' başladığında, kadın kitlesini terketti. Hareket, çocuklarının kötü bakıldığı ve güvenli, bedava doğum kontrolü ve kürtaj şansının ya çok az olduğu ya da olmadığı koşullarla birlikte, bu kadınları erkek kitlesiyle düşük ücret ve sefalet konusunda eşitliğe terketti.

Değiştirebiliriz

Oysa her yerde yoksul daha yoksul çünkü zengin daha zengin. Ve her yerde büyüyen uçurum direniş ateşini yakmakta. Anti-kapitalist hareket, kâra değil insanlara önem veren, kadınların çocuk yapma isteğinin topluma mükemmel bir katkı olarak görüleceği başka bir dünyanın mümkün olduğunu iddia ediyor. Öylesi bir dünyada her çocuğun annesiyle (ya da diğer ebeveyniyle) yeterli zaman geçirmesini garantiye almak için tüm olanaklar seferber edilebilecekken, diğer yanda annenin ev dışında bir hayatının olması sağlanacaktır.

Anti-kapitalist hareket toplumdaki en temel eşitsizliğe meydan okurken, kadınların özgürlüğü için yönünü (sahip olanlarla olmayanlar arasındaki) savaşıma doğru çevirmekte. Küresel kapitalizmi yok etmek ve adil ve katlanılabilir bir dünyada gerçek eşitliği inşa etmek için savaşmaya...!


International Socialism dergisinin 92. sayısında yer alan, Goretti Horgan’ın makalesinden çevrilerek derlenmiştir.

 

Tamamı Z Yayınları’ndan

 

“Küreselleşme ve Kadınlar”

 

ismiyle broşür olarak çıkacaktır. Karakedi Kitabevi’nden edinebilirsiniz (0216 418 53 40)

 



 
Ock
26
    
aruz | 26 Ocak 2008 23:15 | etiket:  

Neo-liberal tuzaklara sosyalist yanıt

Gaye Yılmaz’la küreselleşme üzerine tartışma

 

Gaye Yılmaz ve sözcüsü olduğu MAİ Karşıtı Çalışma Grubu gerçekten de küresel sermayenin çeşitli kurumlarının gizli anlaşmalarını ve uygulamalarını uzun süredir teşhir ederek olumlu ve önemli bir iş yapıyor.

Gaye Yılmaz’ın Umut Dergi isimli bir dergide “Geç bile kalındı” başlıklı bir söyleşisi yayınlandı. Gaye Yılmaz sorulara yanıt verirken oldukça geniş bir yelpazede tartışıyor.(1)

Küreselleşme mi emperyalizm mi?

Dergiden Gaye Yılmaz’a yönelen ilk soru şu: “Sol içinde küreselleşme kavramı yerine ‘emperyalizm’ ‘sermayenin uluslararasılaşması’ gibi kavramlarda ısrar edenler var. Bu kavram tartışmasına ilişkin neler söylenebilir?”

Soruyu soran, belli ki, küreselleşmenin, emperyalizm ya da sermayenin uluslararasılaşması kavramlarından daha kapsamlı olduğunu düşünüyor. Bu önemli düşüncelerini de Gaye Yılmaz’a doğrulatma çabası içinde.

Tek başına alındığında küreselleşme, sosyalistlerin karşı çıkacağı bir eğilim değil. Marks, Komünist Manifesto’da, “Burjuvazi, dünya pazarını sömürüsüyle, her ülkede üretim ve tüketime kozmopolitik (isteyen küresel diye okuyabilir-ŞK) bir nitelik verdi. Gericileri derin kedere boğarak, sanayinin ayakları altından, üzerinde durmakta olduğu ulusal temeli çekip aldı….Eski yerel-ulusal yalıtımın ve kendine yeterliğin yerini, ulusların çok yönlü karşılıklı ilişkileri, evrensel karşılıklı bağımlılığı alıyor.”(2) derken, küreselleşmeye değil, burjuvazinin kendisine benzettiği küreselleşmeye keskin bir eleştiri yöneltiyor. Genç anti kapitalist hareket küreselleşmeye değil, sermayenin küreselleşmesine karşı çıkıyor.

Küreselleşme, olmuş bitmiş bir gerçek değil, bir ideoloji. Neo- liberal politikalara karşı işçi muhalefetini çaresiz bırakmak için geliştirilen ve sadece dev tekellerin patronlarının ihtiyaçlarına hizmet eden bir ideoloji üstelik. Neo-liberalizmin tüm devletin küçültülmesi ve bireysel özgürlük çığlıkları altında, dev şirketlerin sömürü özgürlüğünü biraz olsun denetleyen tüm kurum, yasa ve örgütlenmelerin ortadan kaldırılması arzusu yatıyor.

Küreselleşme ideolojisi ise, artık sınıflar mücadelesinin, ulusal sorunların, ulus devletlerin, kimlik bölünmüşlüklerinin öneminin kalmadığı ve bilgi ve teknoloji alanındaki devrimlerle birlikte insanlığın gezegen çapında mutluluğu yakaladığı bir dönemin, halihazırda geri dönüşü olmayan bir biçimde kurulduğunu savunuyordu. Küreselleşme teorileri, neo liberal saldırılara direnci kırmak, öncü işçileri, sosyalistleri ve sendikacıları çaresiz ilan etmek için üretilen bir ideoloji işlevi gördü.

Gaye Yılmaz ise bu zorlanmış soruya şu yanıtı veriyor: “Emperyalizmin ve anti emperyalizmin bugünkü durumu açıklayamadığını düşünüyorum. Çünkü hep aklıma 60’lı-70’li yılların söylemleri ve karşıtlıkları geliyor. Bu kavramlarda mutlaka ‘ulusal’ boyutlar var. Emperyalizmden bahsedilirken belli, büyük güce sahip ulus devletlerin gelişmekte olan ya da az gelişmiş devletler üzerindeki hegemonyası anlaşılıyordu. Sermaye lafı kullanılmıyor, devletlerin hegemonyasından bahsediliyordu. Karşısında oluşan hareketler de emperyalist devletlerin hegemonyasına karşı bağımsızlıkçı ulusal hareketlerdi. Dolayısıyla bugün kapitalizmin devlet paravanına ihtiyacı kalmadığı, ABD’nin bile bağımsız devlet yapısıyla karar alamadığına tanık olduğumuz bir dönemdeyiz.”

Emperyalizm, küreselleşme ve ulusalcılık

Avusturyalı marksist Rudolf Hilferding, Rosa Luksemburg, Buharin ve Lenin’in emperyalizm üzerine yaptıkları çalışmalar, özellikle Lenin’in emperyalizmin dünya çapında politik dengelerde ve hiyerarşide yarattığı radikal değişiklikleri açıklarken sergilediği yaklaşım, bugün küresel çapta yaşanan ekonomik, siyasi ve askeri rekabetleri, savaşlar ve devrimleri berrak bir biçimde kavramamız için çok önemli birer anahtardır.

Kapitalizmin bu evresinde, sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşması tekelci özel sermaye ile devletin entegre olmasını hızlandırır. Bu dev şirketler, devletlerin koruyuculuğunda, küresel düzeyde pazar, yatırım ve hammadde için şiddetli bir rekabete girerler. Sermayeler arası rekabet, emperyalizmle birlikte küresel çapta bir askeri rekabet biçimini alır.(3)

Emperyalizm savaşın kendisinin sanayileşmesidir. Dev şirketlerin dünya çapındaki ekonomik rekabeti, devletlerin askeri gücüyle tayin edilmek zorunda. Burada kapitalizmin eşitsiz ve bileşik gelişimi yasası devreye girer. Sermaye sınıfı, devlete, sermayesinin para ve mal devrelerinin dolaşımını garanti altına almak için ihtiyaç duyar. Devlet, bu ihtiyacı karşılayan askeri, siyasi ve ideolojik bir kurumdur. Eşitsiz ve bileşik gelişim bazı sermaye gruplarını daha hızlı merkezileştirdi ve yoğunlaştırdı. Dünya pazarlarının talan edilmesi ve en az bunun kadar önemli olan küresel çapta para ve mal dolaşımının, yani sermayenin üretim ve yeniden üretiminin garanti altına alınmasının aracı ise, emperyalist hegemonyadır, kısacası emperyalist devlet ya da devletlerdir.

Önceki ABD başkanı Bill Clinton, NATO Sırbistan’ı bombalamadan birkaç gün önce şu demeci verdi: “Bütün dünyaya satış yapma yeteneğimiz de dahil olmak üzere güçlü bir ekonomik ilişkiye sahip olacaksak, bunu anahtarı Avrupa olacaktır”.(4) Arkasından Sırbistan bombalanmaya başlandı.

Emperyalizm, tekelci kapitalizm aşamasında, küresel kapitalist ekonomik ve politik sistemin, hiyerarşik bir devletler sistemi içerisinde yeniden üretiminin düzenlenmesidir.(5) Lenin bu rekabet ve sömürge savaşlarının, emperyalizme karşı ulusal isyanları yaratacağını ve bu isyanların tüm milli karakterine rağmen, emperyalizme vuracağı darbenin, kapitalizm içinde işçi sınıfının sosyal devrimlerinin içinden akacağı çatlakları yaratacak olduğunu gördü. Bu yüzden şu meşhur sözleri söyledi: “Bütün sömürgeler ve Avrupa’daki küçük milletlerin başkaldırıları olmadan; bütün önyargılarıyla küçük burjuvazinin bir bölümünün devrimci patlamaları olmadan; politik olarak bilinçsiz proletarya ve yarı proletaryanın ulusal sömürüye ve toprak ağalarına, kiliseye ve monarşinin egemenliğine karşı hareketi olmadan bir sosyal devrim gerçekleşeceğini düşünenler sosyal devrimi yadsımaktadırlar”.

Küresel sermaye sadece IMF, Dünya Bankası ve DTÖ’den ibaret değil yanında NATO ve Amerikan ordusu olmadan DTÖ içi boş bir balondan başka bir şey olmazdı. Günümüzde ulus devletlerin askeri güçlerine yaslanan küresel sistem emperyalisttir ve emperyalizm teorisi küresel sermayenin tüm hegemonya kurumlarını kavramamız için bu yüzden güçlü bir perspektif sunar.

Ulus devlet sizlere ömür mü?

Ulus devletlerin miadını doldurduğu fikri, en etkili neo liberal tuzaklardan birisi. Gaye Yılmaz bu tuzağa düşmüş ne yazık ki: “Dolayısıyla bugün kapitalizmin devlet paravanına ihtiyacı kalmadığı, ABD’nin bile bağımsız devlet yapısıyla karar alamadığına tanık olduğumuz bir dönemdeyiz.” Dünya ekonomisinin yeni bir küresel evreye ulaştığı ve bu aşamada hükümetler ve işçi sınıfının iktidarsız kaldığı fikri, yirmi yıllık bir serbest piyasa yalanıdır. Bu yalana göre çokuluslu şirketler, böylece sermayelerini emeğin ucuz olduğu yerlere gönüllerince taşıyarak ulusal devletlerin ve işçi mücadelelerinin denetiminden tümüyle kurtulabilirler. Üstelik sermayeyi emeğin ucuz olduğu yere gönlünce taşıma yeteneği, işçilerin mücadelelerini zaten işsizlik baskısıyla boşa çıkartır. Bu ise işçilere “boşuna mücadele etme” demenin başka bir yöntemidir.

Ama kapitalizmin tarihi ve somut durumu başka bir manzara sunuyor:

1. Çokuluslu şirketler etrafında anlatılanlar tam bir efsane. Fortune dergisine göre dünyanın en büyük 100 şirket listesinde 40 şirket satışlarının yarısını veya daha fazlasını yabancı ülkelerde gerçekleştiriyor. Sadece 18 tanesinin öz varlığının yarıdan fazlası yurtdışında bulunuyor.

2. Çokuluslu şirketler büyük kapitalist bloklar arasında ekonomik faaliyette bulunuyor. İngiltere’nin 1990’ların başlarında yurtdışındaki toplam doğrudan yatırımlarının yarısı Amerika’da, yüzde 27’si Batı Avrupa’da bulunuyordu. Dünyadaki sınırötesi toplam yatırımlarının dörtte üçü Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya’da toplanıyor. Amerikan ve Japon çokuluslu şirketlerinin öz varlıkları aslen yurtiçinde. Örneğin Avrupa’da 200 büyük şirketin yöneticileri arasında yapılan araştırmada, gelecek beş yıl içinde toplam üretimlerinin yüzde 93’ünü Avrupa’da gerçekleştirmeyi, girdilerinin yüzde 80’ini Avrupalı kaynaklardan almayı ve üretimlerinin yüzde 83’ünü Avrupalı müşterilere satmayı planlıyorlar.

Ulus devletler ve çokuluslu şirketler ilişkisinin anlatılışında da benzer gerçeklerle karşılaşmak mümkün:

1. Çokuluslu şirketlerin çoğu yaptıkları üretimin çoğunu bir devletin veya en azından bir devletle yakın komşularının sınırları içinde yoğunlaştırmayı sürdürüyor.

2. Her hangi bir çokuluslu şirketin başka ülkelerde yaptığı yatırımlar, o çokuluslu şirketin koruyuculuğunu yapan ulus devletin nüfuzu altındaki bölgeler oluyor. Alman sermayesi Doğu Almanya’ya, Fransız sermayesi Afrika’ya, Amerikan sermayesi Latin Amerika’ya ve Japon sermayesi ise Pasifik ülkelerine yatırım yapıyor.

3. Bir çok kilit şirketin kurulması ve yaşatılması doğrudan devlet müdahalesiyle gerçekleşiyor.

Yine Fortune dergisinin bir araştırmasına göre 1993 yılına gelindiğinde, en büyük 100 şirketten 20’si, 1993’ten önceki 15 yıl içinde kendi hükümetleri tarafından kurtarılmış olmasalardı batacaklardı. Bunlar arasında ünlü Chrysler, McDonneld Douglas ve Volkswagen da bulunuyor. 11 Eylül’den sonra Amerikan Boeing şirketini Çin devletinin yaptığı uçak alımları, İsviçre Swissair havayolu şirketini ise devletin yaptığı yardımlar kurtardı. Güney Kore işçilerinin direniş kalelerinde Daewoo’yu da 1987’de kurtaran Güney Kore devleti olmuştu.

4. En büyük 100 şirketin 23’ü Orta Doğu’da faaliyet gösteren petrol sanayii şirketleri. Bu şirketlerin devlet korumasıyla ne kadar içli dışlı olduklarını ise vurgulamak bile yersiz.(6)

1988’de İngiltere Savunma Bakanlığı, “Şirketlerin milliyeti giderek anlamsız hale geliyor” diyordu. Bu mesnetsiz iddiayı sosyalistlerden de duymak şaşırtıcı oluyor. Egemen sınıf sözcüleri, bu fikirleri, artık bu sistemde reformlar kazanmak için dahi mücadele etmenin anlamsız olduğu ve işçi sınıfının bağımsız sermaye hareketleri karşısında hiçbir hak kazanmalarının olanaklı olmadığını kafamıza kazımak için yaygınlaştırıyorlar. Sermaye, işçilerin mücadelesinden sıkıldığında, hemen mücadele düzeyinin düşük olduğu başka bir ülkeye kaçabilme yeteneğine sahip değil.

Üstelik, sermayenin küresel düzeyde hareketliliği, işçi sınıfının gücünü zayıflatmaz; tersine, bir çok örnekte olduğu gibi (ABD’de General Motors, İngiltere’de Ford ve Güney Kore’de Daewoo direnişlerinde olduğu gibi) sayıca daha az olan işçilerin mücadelesi sermayenin döngüsünü daha geniş bir alanda felce uğratabilir. İşçilerin 1980’li yıllarda arka arkaya aldığı mağlubiyetlerin nedeni ise sermayenin küreselleşmesinin üretim birimlerini “esnekleştirip” işçi sınıfını güçsüzleştirmesi değil, küreselleşme ideolojisinin bombardımanıyla kafaları karmakarışık olan sendika önderliklerinin korkaklığı, cesaretsizliği ya da kazanmayı sağlayacak bir perspektiften yoksun oluşlarıdır.

Savaş sonrası kapitalizm, kötü gizli anlaşmalar ve Batı işçi sınıfı

İkinci Dünya Savaşı sonrası bir dünya panoraması çizerken, Gaye Yılmaz’ın stalinizmi sosyalizmin bir versiyonu olarak gören en temel yanılgısı belirginleşiyor. Ona göre İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sosyalizmin siyasi haritası genişlemiş ve bir aşamada Çin de sosyalizmi seçmiş. Sosyal devlet denilen savaş sonrası Avrupa’daki ekonomik ve siyasal gelişmeleri ise, “Sosyalist sistem karşısında öyle bir örnek yaratılmalı ve öyle bir düzen bulunmalıydı ki kapitalizm açısından hem kapitalist ülkelerde yaşayan halkların aklı sosyalizmde kalmayacak, hem de sosyalist düzende yaşayan insanların aklı Batı kapitalizminde kalacak. ‘Yaşasın sosyal devlet’ geçiş dönemi için idealdi” sözleriyle açıklıyor. Sosyal devlet güçlendirilirken neo liberal politikaların tohumlarının da atıldığı, “çok planlı bir süreç” tarif ediyor. Büyük şirketlerin gizli anlaşmalarını her kötülüğün kaynağı olarak gören yaklaşım, Gaye Yılmaz’da oldukça belirgin. Büyük şirketlerin kötülüklerini planladıkları gizli toplantı ve anlaşmalarını teşhir etmek kuşkusuz önemli ama kapitalizm bunlardan ibaret değil. İkinci Dünya Savaşı sonrası genişleyen siyasal harita sosyalizme değil, devlet kapitalizmine ait. Batı kapitalizmi, sosyalizmden korktuğu için değil, SSCB etrafında genişleyen başka bir emperyalist gücün dünya hegemonyasını dizginlemek için, İkinci Dünya Savaşı sonrası ekonomik ve siyasi-askeri düzeylerde müthiş bir merkezileşme yaşadı. ABD ve SSCB’nin Soğuk Savaş döneminde Avrupa’yı aralarında paylaştıkları dönemde geri kalan ülkeler bu iki süper güçten birisinden yana tavır almak zorundaydılar.

Askeri rekabet çelişik bir biçimde sistemin dengede gitmesini sağlarken, karşılıklı sürekli silahlanma ekonomisi kapitalizmin tarihinde benzersiz bir ekonomik gelişmeye neden oldu. Silahlanma harcamalarının yüksek düzeyi, savaş sonrası talebi artırarak yüksek istihdamın sağlanmasında çok önemli bir işlev gördü. Devletin üretken sanayinin tüm sektörlerinde doğrudan hakimiyeti ve ekonominin çok önemli kesimlerinin askeri rekabetin ihtiyaçlarına bağımlılığı, devlet yönetiminin piyasanın işleyiş mekanizmalarına geçici de olsa hakimiyeti, krizlerin ertelenmesini sağladı.

Egemen sınıflar, krize yanıt olarak ulusal şirketleri bir araya getirip devlet bürokrasisini bunların organizatörleri olarak kullandılar. Böylece rakip sermayelere karşı, kaynaklarını devleti kullanıp harekete geçirerek direnebileceklerdi. Stalinizm, kapitalizmin rekabet basıncıyla ekonomiyi giderek devletleştirmek zorunda kaldığı aşamanın en yüksek biçiminin ideolojisidir. Devlet kapitalizmi, Rusya’da da askeri rekabetin ürünü olarak gelişti. Rusya’nın maden işçileri sabun bulamazken bir süre boyunca dünyanın ikinci büyük askeri gücü olması, dünya kapitalizminin kopmaz bir parçası olarak sermayenin birikim ihtiyaçlarına uymak zorunda kalan devlet kapitalisti bir sistem olmasıyla açıklanabilir.(7)

Batı işçi sınıfının 1945’ten sonra elde ettiği haklar da, Gaye Yılmaz’ın düşündüğü gibi(8) Avrupa işçi sınıfının fakir ülkelerin işçilerinin sömürüsünden nemalanması nedeniyle değil, yoğun sömürüye direnişiyle ve İkinci Dünya Savaşı sonrası devlet kapitalisti sürekli silahlanma ekonomisinin yarattığı ekonomik büyüme ortamınının yüksek istihdam düzeyinden kaynaklanır. Üstelik dünyada toplam yurtdışı yatırımının dörtte üçünün ABD, AB ve Japonya arasında olduğunu hatırlarsak ve 10 az gelişmiş ülkeye yapılan yatırımı (% 16.5) bir kenara bırakırsak, dünyanın geri kalanına yapılan yatırım toplam yatırımın % 8.5’i kadar. Batı işçi sınıfı buradan bir pay almıyor, zaten alınacak bir pay olduğu da söylenemez. Çokuluslu şirketler vasıfsız işgücü talebinde bulunmuyorlar. İşgücünün vasfı ise, ücreti belirliyor. Vasıf, gelişmiş bir sanayi, yüksek bir eğitim ve emeğin verimli kullanımını sağlayacak alt yapının organize edilmesi demek. Batı işçi sınıfı, bırakalım başka işçilerin alın terinden dolaylı ya da dolaysız nemalanmayı, emek güçleriyle yarattıkları değerin çok küçük bir kısmını alıyor. ABD’de işçi ücretleri, bu dönemde ABD ekonomisi büyümesine rağmen hala 1970’ler düzeyini yakalayabilmiş değil. Troçki’nin dediği gibi, “şimdiye kadar hiçbir iblis kendi isteğiyle pençelerini kesip atmamıştır”. İnsanlığın gördüğü en vahşi iblis olan kapitalizmi yok edebilmek ve anti kapitalist hareketin güçlenmesi için, kapitalizme karşı mücadele eden aktivistlerin tartıştığı sorunlara yanıt vermek zorundayız. Küreselleşmecilerin tuzaklarından kurtulmadan küresel sermayeye karşı mücadele başarılı olamaz.

Şenol KARAKAŞ

Dipnotlar:

1 Umut Dergi, sayı 1, sf. 13, Güz 2001, Mart Matbaacılık, İstanbul. Bütün alıntılar aynı yerden yapıldı.

2 Komünist Manifesto, Marks-Engels, sf. 14-15, Sol Yayınları, Ankara 1998.

3 “Marksist emperyalizm teorisi” başlıklı makale, Alex Collinicos, çev. Yıldız Önen, 1994

4 Evrenin Efendileri kitabı içinde “NATO’nun Yugoslavya Saldırısının Euro-Atlantik Kökenleri” başlıklı makale, makale yazarı Peter Gowan, Derleyen Tarık Ali, OM Yayınevi, İstanbul 2001.

5 Sosyalist İşçi, sayı 6, sf. 26, Nisan 1993.

6 Bu bölümdeki bütün veriler için bkz. Küreselleşme ve Direniş kitabı içinde “Küreselleşme Tezlerinin Marksist Eleştirisi” başlıklı makale, Chris Harman, sf. 110-131, Z yayınları, Nisan 2001, İstanbu

7 Rusya’da Devlet Kapitalizmi, Tony Cliff, Metis yayınları, Nisan 1990, İstanbul.

8 Aynı yazıda. Ama gaye Yılmaz’ın bu konuda Batı işçi sınıfının Üçüncü Dünya işçilerinin sömürüsünden pay aldığı yönündeki fikirleri mahkum ettiği yazıları da var. Kapitalizmin Kaleleri-I, sf 58, Mayıs 2000.

 

 

 
 
 
 
 
 


 sigara da öldürür üretime devam ))))